ZÜBEYİR EMRE

• Devletin zaafa uğramaması için devletin yanında yer almak, özellikle dış güçlere karşı devleti desteklemek, devlete ve devlet adamlarına dua etmek doğru; devleti putlaştırmak, devletperestlik yapmak, devleti insana değil insanı devlete hizmet ettirmek yanlış.
• Bir liderin etrafında toplanmak, tefrikayı değil birliği seçmek, hakta sebat ettiği müddetçe ulu’-l emre itaat etmek doğru; lideri kutsamak, lideri hatasız kabul etmek, hatalı icraatlarını lisan-ı münasiple söylememek yanlış.
• Varsa suçlu birileri delilleriyle beraber yargıya intikal ettirmek doğru; suçluluğa dair algıyı ve genel kanaati oluşturduktan sonra delil aramak yanlış.
• Oluşturulan yanlış algıyı izale etmeye çalışmak doğru; misliyle mukabele edip muhatapla ilgili yanlış algılar oluşturmak yanlış.
• Bir âlimin sözünü dinlemek, arkasından gitmek, tavsiyeleri çerçevesinde hareket etmek doğru; istişareyi ve ortak aklı, yeterince işletmemek yanlış.
• Ülkede olup biteni hikmet-i hükümet gereği takip etmek, gerekli tedbirleri almak doğru; insanları tespit edip zamanı gelince topyekûn tasfiye etmek ya da etmeyi düşünmek yanlış.
• Bir insanda Allah’ın bazı isim ve sıfatlarının tecelli ettiğini söylemek doğru; bir insanın Allah’ın bütün vasıflarını taşıdığını söylemek yanlış.
• Bizim varlığımız İslami hizmetlerin suhuletle işlemesi için bir garanti ve münasip bir zemindir demek doğru; biz olmazsak İslami hizmetler biter demek yanlış.
• Çevremizdeki ülkelere örnek olmak, yardımcı olmak, bu ülkelerin derdiyle dertlenmek, bu ülkeleri kardeş ve kader ortağı bilmek doğru; oradaki meseleleri ve aktörleri birebir kendi ülkemize tatbik etmek yanlış.
• Eğitimde değişikliğe gitmek, kaliteyi artırmak için çözümler düşünmek, hedefler koymak açılımlar yapmak, yasakları kaldırmak, çalıştaylar yapmak doğru; eğitimdeki aksaklıkların sebebi değil sonucu olan ve özel teşebbüs olduğu için devletin bizzat koruması gereken eğitim kurumlarını devlet eliyle kapatmak yanlış.
• Devletin ya da hükümetin hatalarını, kusurlarını hak, hakikat ve maslahat için söylemek, yazılı ve görsel medya aracılığı ile bunu sırf rıza-yı ilahi için dillendirmek doğru; bunun dışında kalan yollara sapmak yanlış.
• Milletin selameti için güzel hedefler koymak ve bu hedefler uğruna anadan, yardan, serden geçip koşuşturmak doğru; hedeflere ulaşmak için usul hatası yapmak ya da meşru yolları değil kısa olan dikenli yolları seçmek yanlış.
• Haklılığını hak namına ifade etmek, ya da nefsini müdafaa etmek doğru; sırf ötekinin rağmına kırk dereden su getirip kendini haklı göstermeye çalışmak yanlış.
• Düşenin dostu olmak, yanında olmak, derdiyle dertlenmek doğru; düşenin kim olduğuna bakmak, derin hesaplar yapmak, durumdan istifadeye çalışmak yanlış.
• Bazen alimleri bazen de devlet adamları dar ağaçlarında sallandırılmış kalbi kırık bir milletin/ümmetin alimlerinin ve devlet adamlarının arkasında farklı gerekçelerle durmak, onları yedirmemek doğru; alimleri ve devlet adamlarını insan üstü bir konumda görüp başka türlü bir yalnızlığa itmek yanlış.
• Medyayı yapılan hayırlı hizmetlerin duyurulması, doğru ve güzel işlerin halka arzı açısından kullanmak doğru; medyayı tekelleştirip borazanlaştırmak yanlış.
• Milleti koalisyonların iş bilmez ve iş yönetemez kavgalarından kurtarıp güçlü bir irade ortaya koymak doğru; milleti alternatifsiz bir demokrasiye mecbur etmek yanlış.
• Bir eserin orijinalini muhafaza etmeye çalışmak ve aksinin yanlışlığını her türlü vasıtayla ifade ve ispat etmek doğru; sırf bu meseleden dolayı muhatabının iyi ve doğru her işini yok saymak yanlış.
• Ülkeyi dışa açmak, dünyayla bütünleştirmek doğru; dışarıdaki her meseleyi içeriye, içerideki her meseleyi de dışarıya taşımak yanlış.
• Ülkede kargaşa çıkaran, nizamı bozan, halkın huzurunu kaçıranlarla kanunlar çerçevesinde mücadele etmek doğru; her farklı düşüneni, her tencere tava çalanı, her twit atanı ötekileştirmek yanlış
• Devleti yönetenleri lisan-ı münasiple uyarmak, demokratik tepkiyi ortaya koymak doğru; sırf denetimsiz ve sanal olduğu için internette devlet adamlarına ağza alınmayacak her türlü hakareti yapmak yanlış.
• Konjonktürün hassasiyetini dikkate alarak üsluba dikkat etmek doğru; konjonktüre göre konuşup vaziyet almak yanlış.
• Milletçe/ümmetçe zor günler yaşadığımız, bunaldığımız, zaman zaman ümitsizliğe düştüğümüz doğru; bu sıkıntıların geçmeyeceğini, güzel günlerin gelmeyeceğini düşünmek yanlış…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

ZÜBEYİR EMRE

Batı yüz yıla yakındır Dünya’ya demokrasi pazarlıyor. Dünyaya en iyi yönetimin demokrasi olduğunu dayatan Batı’ya anlattıklarını tekrar anlatmak lazım sanırım. Batı demokrasisi son Mısır(2013) olayıyla artık benim için bitmiştir. Demokrasi bitmiştir demiyorum. Batının anladığı demokrasi bitmiştir diyorum. Irak’a hani demokrasi gelecekti? On yıldır kan gövdeyi götürüyor. Mısır’da darbecilere dur diyemeyen bir Batı’nın demokrasisine inanmak bu saatten sonra saflık olur. Üç bin kişi kurşunlanmışken, hapishaneler tıklım tıklım doluyken hala darbecilerin demokrasi getireceğini söylemek nasıl bir demokratlıktır? Batı kendine demokrat. Biz bugün ya yeniden demokrasiyi tanımlayacağız. Ya da kendimize yeni bir yol çizeceğiz. Fikre hürriyet sağlayan, bizden olmayanı ötekileştirmeyen, kendinden olmayanı reddetmeyen, ne çoğunluğu azınlığa ne de azınlığı çoğunluğa ezdirmeyen yeni bir sistem geliştirmek zorundayız. Tarihte İslam’ın tatbik edildiği devirlerde bu sağlanmış. Tekrar özümüze dönmek zorundayız. Artık birileri bize İslam’la demokrasinin aynı şey olduğunu söylemesin. Demokrasi Batının uydurduğu koca bir yalan. Bize hürriyet lazım, adalet lazım, insaf, merhamet, diyergamlık, hoşgörü ve itaat lazım. Bize biz lazım. Bize özümüz, kendimiz lazım. Yüzümüzü Doğuya da Batıya da çevirmeyi bırakalım artık. Özümüze dönelim. Celal Nuri Batı’ya yüzümüzü döndüğümüzde bütün dertlerimizden arınacağımızı söylüyordu yüz yıl önce. Kimi Hint’te aradı saadeti kimi Yunan’da. Saadet burnumuzun ucunda halbuki.. Saadet içimizde. Yanlış yerde arıyoruz saadeti. Kendimize dönelim, fıtratımızı, insan fıtratını tahlil eldim. O zaman İslam’ın nasıl fıtratımızla uyumlu olduğunu göreceğiz.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

Cemil Meriç’in son zamanları…Yorgun ve yaşlı…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

Himmet UÇ122954

Şimdiki zaman eki süreklilik gösteren bir ektir. Kelimenin sonundaki re harfi tılsımlıdır, ebediyet kokar, bütün zamanlar için geçerli bir ektir. “Yaşar” ne maziye intikal eden ne de geleceğe her zaman yaşar bir ektir. Bediüzzaman geniş zaman ekini hep kullanır o eki okuyanlar da ölmez, yaşar, varlığın fani duvarını yıkar, ebediyetin  sonsuz sahrasında dolaşırlar. Nurettin Yaşar, benim ilk vakıflık arkadaşım. Nurettin Yaşar, Şevket Sahabi, Himmet Uç, Osman Sıcak. Biz dört cengaver Erzurum hizmetinin hizmet vadisine gönüllü kaydolmuş  figüranları. Onlar içinde vakıflığı Nurettin yaşattı, ölene kadar ahdine sadık kaldı. Peygamberimiz “şu dünyada garip gibi yaşayın” diyor. Nurettin tam buna göre yaşadı. Kamildi, içine attı, hissettirmedi. bir gün Vahdet Abiye gider “Ağabey birlikte çalışalım” der. Bir hizmetin evliya çelebisi gibi koştu, koştu, koştu, nefes almadan, dinlenmeden. Bir de dünyaya girince yine hızını alamadı ama at artık tek değil sırtında iki can daha taşıyordu. Şimdi at ve binicisi gittiler. Bir hışımla geldi geçti cizir oğlu Mustafa bey hey hey…

Her zaman şevkli her zaman atak bir dava adamıydı, yoluna giderken kırıp dökmeyi önemsemezdi antenleri sağlamdı. Dershaneleri idare ederken, istediği yere istediği mefruşatı, levazımatı alır beni adres gösterirdi. Ben de banka değildim, o ise iş yürüsün himmet isterse sürünsün derdi, hiç aldırmazdı. Çok cesurdu, aldırmaz yaptığını yapar yapmadığını düşünürdü. Sungur Ağabey’den sonra belki en çok koşturan adamdı. Türkiye’nin her yerinde ayak izleri ve nefesi vardır, gördüklerine mi sevinsin arkada kalan bir küçük yavrusuna mı üzülsün? Sungur Abinin vefatı en çok onu üzmüştür, onun muakıbı gibi davranır hatta kelimeleri bile onun gibi telaffuz ederdi.

Ben yumurtaların üstünde oturmanın ve derinleşmenin daha faydalı olacağı kanaatindeyken o ise, tohum ekme yanlısı idi. At sırtında doğmuş sonra at sırtında ömrü geçmiş Osmanlı cengaverleri gibiydi, koşarak geçen ömrü yatarak geçen ömründen daha fazlaydı. Tıpkı Yavuz’un at sırtında geçen ömrü ile yatakta geçen ömrünün mukayesesinde olduğu gibi. Türk dünyası ülkeleri, Türkiye’nin her beldesi , Makedonya, Bosna Hersek, Avrupa onun at nallarının sesi ile tıpkı atalarının bir ömür süren serüvenleri gibiydi. Said Nursi ve Mevlana Sempozyumu’nda haber aldık vefatını. Baktım yine hayat devam ediyor, ölene söylenecek “Allah rahmet etsin”den başka bir sözümüz yok idi. Anlı şanlı Osmanlı paşaları ve İslam ordusunun kumandanlarını anarız, ama Nurettin Yaşar ahirette imparatorlarla yarışacak bir büyük dava adamıydı. Yorulmak nedir bilmeden koştu, koştu. “İnna etayna kelkevser” denizine düştü.

Amatörlüğünü Erzurum’da yapmıştı. Horasan’da öğretmen olan Ragıp Abinin ağına takılmış bir kahramandı. Erzurum’da birkaç yıl birlikte çalıştık, beraber koştuk, beraber hizmet ettik, beraber şikayet ettik dehrin oklarından. Ben kavak ağacına tırmanmayı düşünürken o söğüt ağacına binecek iktidardaydı. Onu dizginleyecek bir kahraman çıkmadı, atını her yana sürdü, şimdi onun ektiği tohumları sulayacak yeni Nurettin Yaşar’lar  var.

Said Nursi ve Mevlana Sempozyumunda şöyle orada olanları bir gözden geçirdim. Mevlana türü insanlar göremedim, baktım yeni tasarıları paylaşacak adam yok gibi, yeni tasarıları paylaşabilecek adam birkaç kişiyi gördüm. İlim adamlığı ile dava adamlığının birleştiği insanlar çok az, bir kendini satma, bir her şeyi ben bilirim edası, böyle insanlarla paylaşacak çok şey yok. Nurettin bunları bildiği için mi nedir atını hiçbir zaman bir yere bağlamadı. İnsanları kaydeden onların hizmet şevkini kıran büyük edalı insanlardan kaçmayı başardı. Allah da o koşarken ona kanatlarını açtı ve Nurettin hiç yılmadan iğnelerden, oklardan, mızraklardan  kaçtı ve ileyhi türceun dedi ve gitti.

Annem öldüğünde mezarı başında “Allah’ım aşağıda neler oluyor” dedim. Allah gösterdi mi ben mi öyle hissettim annem mavi taneli bir büyük tesbihi münkir nekire salladı ve onlar gittiler. Şimdi Nurettin ne yaptı, ben bu yazıyı yazarken o toprak tabakasının altına vadiyi ebediyete gidiyordu, varlık sınırı bitti ebediyet denizine ayak bastı, sıkıntılar bitti. Onu kimler karşıladı bilmem, ama Üstadımın karşıladığını tahmin ediyorum. Öyle az bir adam değildi, yürürken kadrini bildik mi diyemem, biz ise inşallah keşke biz de Nurettin olsaydık diyeceğiz. Selam sana dünyanın tantanasından, şöhretinden nur akıncılığına soyunmuş adam. Selam sana cennetin yeni sakini, Allah geride bıraktığın küçüğe ve gözü yaşlı hanımına sabrı cemil versin. (Risale Haber sitesinden alınmıştır.)

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı
images
 “İşin aslına bakarsan edebiyat giderek uzmanların ilgilendiği bir uğraş haline dönüşüyor. Belki edebiyatçılar da bunu tetikliyor. Normal okuru daima küçümseyen daha elit bir okur arayışı giderek edebiyatçılar arasında güçleniyor. Herkesin elinde herkesin okuduğu yazarlar fazla basit ve değersiz bulunuyor. Kendim de edebiyat konusunda biraz seçkinci olduğumu düşünürüm. Fakat doğru bir şey mi bu? Belki değil ama sanırım kaçınılmaz bir şey.”

MEHMET SÜMER KİMDİR ?

1984 yılında Adıyaman’ın Besni ilçesinde doğdu. Orta öğrenimini Adıyaman Anadolu Öğretmen Lisesi’nde tamamladı. 2002 yılında girdiği Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünden 2007 yılında mezun oldu. Aynı yıl Marmara Üniversitesi’nde Yeni Türk Edebiyatı bilim dalında yüksek lisans programına başladı. Bu programı, modernist şiirin problemlerinden biri olan öyküleme konusunu Turgut Uyar örneği üzerinden inceleyen tezi ile bitirdi. Halen aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak görev yapmakta ve doktora çalışmalarını sürdürmektedir. Başlıca ilgi alanı modern Türk şiiridir. Mühür, Hece, Özgür Edebiyat, Üç Nokta, Sincan İstasyonu gibi çeşitli dergilerde şiirlerini ve şiirle ilgili yazılarını yayımlamaktadır.

Bir yıla yakındır Arizona’dasınız. Amerika duyduklarınız ve okuduklarınızın ötesinde nasıl bir dünya? Bizzat Amerika’yı yaşadınız, ne söylemek istersiniz?

Evet, bir yıla yakın zamandır Arizona`dayım. Gördüklerimin ve okuduklarımın ötesinde yeteri kadar kapsamlı olmasa da şunu söyleyebilirim. Bir tek Amerika yok aslında, onlarca Amerika var. Elli küsur eyaletinden başka her biri dünyanın başka bir yerinden gelip Amerikanlık şemsiyesi altında birleşmiş onlarca milletten, dolayısıyla onlarca kültürden oluşmuş neredeyse bir kıta büyüklüğünde bir ülke burası. Bütün bu kültürleri ve milletleri kendi içinde eriten ve bildiğimiz Amerikan kimliğini yaratan bir kültür yok mu? Var elbette. Amerikan tarihi boyunca beyaz, Anglosakson ve Protestan olmak bu kimliğin belirleyici unsurları olmuş. Ama artık bu kimliğin Avrupa’nın dışından da gelen kültürlerin yarattığı çoğulculuk ve giderek Amerika`nın önemli bir unsuru haline gelen Hispanikler tarafından yeniden şekillendirildiği görülüyor. Bu elbette bahsettiğim belirleyici unsurun egemenliğini savunan Cumhuriyetçiler tarafından endişe ve tepkiyle karşılanmıyor değil. Örneğin Bush`un danışmanlığını da yapmış olan Samuel Hungtington bunu üç yüz yıllık Amerikan kimliğinin sonu olarak niteliyordu. İşin aslına bakarsan Amerikan kimliğinin böyle bir tehlike altında olduğunu hiç düşünmüyorum. Zaten başından beri dünyanın her tarafından nüfus alarak gelişmiş ve tabiri caizse Valery`nin aslan metaforu gibi yediği koyunlarla vücuda gelmiş bu kimliğin en fazla aldığı nüfusa göre değişim yönü değişecektir ama hiçbir şekilde sona ermeyecektir.

Türkiye dışarıdan nasıl görünüyor? Son gelişmeler çerçevesinde Türkiye’yi nasıl bir gelecek bekliyor?

Türkiye dışarıdan çok renkli bir ülke olarak görünüyor. Benim insanlardan edindiğim izlenim bu. Daha açıkçası Hititlerin, Yunanların, Bizans`ın Ermenilerin ve Süryanilerin binlerce yıllık tarihi üzerinde oturan bir Orta Doğu ülkesi Türkiye. Ama bir farkı var diğer Orta Doğu ülkelerinden. Türkiye seküler bir ülke ve bu sekülerizm gerçeği Türkiye’nin Batılılar nezdinde daha kolay yaşanabilir bir ülke olduğu izlenimini güçlendiriyor. Bunun yanında muazzam kültür ve mutfağıyla herkesin görmek istediği veya bir süreliğine yaşamak istediği bir yer. Bu dediğim aslında daha çok İstanbul için söz konusu. Gerçek şu ki asıl Türkiye imajını yapan şehirdir İstanbul. Diğer taraftan Türkiye birtakım tuhaflıklarıyla da şaşırtan bir ülke. Kanaatimce bütün Müslüman ülkelerin içinde bulunduğu Batılı yaşam mı yoksa İslami yaşam mı sorunsalı Türkiye`de Batılılık ağır bassa da henüz çözümlenmiş değil. Belki bir seksen doksan yıl öncesinin trajikomik çelişkilerini yaşamıyor ama zaman zaman birtakım tartışmaların gösterdiği hâlâ Batılılaşmacıların muhafazakârlarla derinden derine bir çelişki içinde olduğudur. Elbette her ülkede muhafazakâr-milliyetçilikle liberal demokrasi bir ölçüde çekişirler. Türkiye`nin sorunu bana kalırsa bundan fazla bir şey. Örneğin Türkiye`nin politik elitleri tarafından iki yüz yıldır örnek alınan başka bir ülkede bizzat devletin başı tarafından “millî bir içki”den söz edildiğine şahit olunacağını sanmıyorum. Bu biraz da bizim yirminci yüzyılın başında yakalandığımız her şeye bir “millî” sıfatı takma hastalığının (millî roman, millî spor, millî şef gibi) henüz atlatılamadığını gösteriyor.

Resmin diğer yüzü de Türkiye`de henüz ne siyasî ne de fikrî olarak yerine oturmamış bir etnisite meselesi var. Belki de son gelişmeler lafıyla asıl bunu kastediyorsun. Evet, doğrusu işlerin iyiye gideceğine inanıyorum. Bütün düşünsel meselelerde bedbîn bir kişi olmama rağmen bu konuda bedbîn olmak istemiyorum. Fakat bazı meselelerin daha derinlikli ele alınması gerekiyor. Çünkü toplumsal hiçbir mesele bahar çiçekleri gibi açıp yok olmaz. Son günlerde bazı memleket meselelerinde ülke çapında toplanıp tartışma amacıyla adına akil insanlar denilen heyetler kuruldu. Temelde halkın kendisi adına söz alıp konuşması eleştirilecek bir şey değil. Ama böyle bir kültür Türkiye’de hiçbir zaman olmamıştır. İstanbul`da yaşayanlar bilir, otobüslerde her zaman memleket ahvali hakkında en iyi siyaseti kendilerinin bildiğini sanan ve etrafta birilerinin kulağına da gidiyorsa dedikleri daha yüksek sesle konuşan emekli amcalar, teyzeler vardır. Görüyorum ki adında bir de “akil insan” lafının geçtiği bu toplantılara büyük bir iştiyakla katılıp konuşmak isteyenler için bulunmaz fırsat. Öyle ya bir akillik söz konusuysa bahsettiğim kişilerden daha akili mi var. Doğrusu başından beri bu akil adamlar lafını sevmedim. İlla akılla ilgili bir laf kullanılacak idiyse bari “makul insanlar” denilseydi.

Amerika’da ya da dünyada edebiyat hayatın neresinde, ne durumda?

Türkiye’de bazıları Amerika’nın dikkate değer bir edebiyatı olmadığını düşünür. Kanımca bu çok yanlış bir düşünce. Yirminci yüzyıl nerdeyse gerek siyasi ve ekonomik ve gerekse kültürel ve sanatsal bakımdan bir Amerikan yüzyılıdır. Yirminci yüzyılın büyük yazarlarının çoğu Amerikalıdır. Poe, Emerson, Emily Dickinson, Jack London ve Herman Melville gibi 19. yüzyıl yazarlarını saymasak bile romancılar Ernest Hemingway, William Faulkner, F. Scott Fitzgerald, Salinger ve şairler Ezra Pound, T. S. Eliot, E. E. Cummings, Allen Ginsberg gibi yirminci yüzyıl edebiyatına yön vermiş pek çok edebiyatçı hep Amerika’dan çıkmıştır. Bugün gelinen noktada edebiyat hayatın neresinde diye sorarsanız eskisi gibi ortasında olmadığını söyleyeceğim. Bu Amerika’da değil sadece, dünyanın her yerinde böyle. İşin aslına bakarsan edebiyat giderek uzmanların ilgilendiği bir uğraş haline dönüşüyor. Belki edebiyatçılar da bunu tetikliyor. Normal okuru daima küçümseyen daha elit bir okur arayışı giderek edebiyatçılar arasında güçleniyor. Herkesin elinde herkesin okuduğu yazarlar fazla basit ve değersiz bulunuyor. Kendim de edebiyat konusunda biraz seçkinci olduğumu düşünürüm. Fakat doğru bir şey mi bu? Belki değil ama sanırım kaçınılmaz bir şey. Bu açıdan sadece Amerika’da değil, dünyada da edebiyatın genel gidişatının iyiye doğru olmadığı kanaatindeyim. 

Amerikan halkı ne okuyor, neyle meşgul, gazete mi dergi mi kitap mı? Yoksa televizyon mu izliyor?

İşin aslı o kadar da okumayı seven bir millet göremedim Amerika’da. Yani otobüste, durakta, kafede parkta okuyan bir Amerikan halkı yok. Gençlerin tek derdi fit bir vücut ve hafta sonu partileri. Yani başta söylediğime geliyor laf. Edebiyat dünyanın her yerinde bir uzman uğraşısı haline dönüşüyor. Ne okuduğuna gelince, Amerikan halkı bizim kadar gazete okumuyor mesela ve bu iyi bir şey. Örneğin Avrupa`da en çok gazete okuyan ülke Yunanistan. Siyasi çekişmenin, ekonomik bunalıma dönüştüğü tek Avrupa ülkesi de Yunanistan. Televizyon konusunda da Türkiye`nin çok daha önde olduğunu düşünüyorum ama bu iyi bir şey mi? Değil elbet. Kitap konusuna gelince, herhangi bir istatistiğe dayanarak konuşmuyorum ama Amerika`nın çok okuyan bir ülke olduğunu düşünmüyorum. Yalnız dikkatimi çeken bir şeyi eklemek istiyorum. Ne zaman kütüphaneye gitsem bir kaç evsizin kütüphanede oturmuş –kütüphaneler herkese açık çünkü— kitap okuduğunu görürüm. Oturmuş dediğime bakma, muhtemelen yanında kirden pastan rengi değişmiş çantası, üstünde tuhaf kıyafetleriyle çoğunca bir ayağını koltuğun bir koluna diğerini öbür koluna atmış veya koltuğun elverdiği ölçüde akrobatik bir vaziyet almış kitap okuduğunu görürüm. Bu bana tuhaf gelmiştir.

Amerika denince akla gelmesi gereken yazarlar kimler? Avrupa ile Amerika kıyaslandığında ne söylenebilir edebiyat, sanat açısından?

Bu soruya biraz önce kısmen cevap verdim sanırım. Ama Amerika ile Avrupa arasındaki farklılığa ilişkin birkaç şey söyleyebilirim. Temelde Amerika dediğimiz, Avrupa’da başlayan medeniyet hamlesinin uzak bir coğrafyada, adeta yeni bir dünyada aldığı şeklin adı. Amerika hiçbir zaman Avrupa kadar bizim algıladığımız anlamda bir “medeniyet” olmamıştır. Çünkü Batı medeniyetinin iç çatışmalarını, çelişkilerini büyük oranda Avrupa’da bırakarak gelmiştir. Bu açıdan Amerika maddenin insana verdiği güçle elde edilmiş bütün başarıların çılgınca bir özgürlük dürtüsüyle yaşandığı bir yerdir. Oysa Avrupa`da medeniyet birtakım değerler üretmiştir ve bu değerler insanı belli ölçülerde disipline eden şeylerdir. Bizim Batı medeniyetiyle temasımız daha çok Avrupa’dır ve bu nedenle Türkiye modernleşme tarihinde Avrupa kültürünün her alanda etkileri gözlenebilir. Ama Amerika hani o “vahşi Batı” dedikleri uçsuz bucaksız bir toprağın üstünde yerlileri kırarak şekillenmiş bir ülke. Biraz bu vahşi coğrafyanın ortalama insan karakterine de tesir ettiğini düşünüyorum. Bir de tabii ellili ve altmışlı yıllarda yaşanan ayrımcılık karşıtı hareketler var ve ayrımcılığın henüz bile yeterince silinememiş izleri. Edebiyat ve sanat açısından düşünüldüğünde bütün bu saydığım etmenlerin ve daha başka unsurların etkisi söz konusu.

Dışarıda tanınan Türk edebiyatçılar kimler, dünya edebiyatına kazandırdığımız isimler kimler? Yabancılar kimi tanıyor, kimi okuyor bizden?

Türkiye`den en cok tanınan yazarlar Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve Elif Şafak. Bunların kitaplarına sahaflarda bile rastladığım oldu. Fakat bunun dışında örneğin bir Tanpınar, bir Cenap Şehabettin, Ahmet Haşim veya Sezai Karakoç uzmanlar dışında bilinmez. Belki bir kısmının yazdıkları ülkenin geleneğiyle fazla içli dışlı olduğu için kolay anlaşılamıyor veya diğer bir kısmı bazı Batılı akımların ikinci derecede takipçileri olarak görülüyor bilemiyorum. Ama her halükârda bir ülkeyi anlamak biraz da onun edebiyat ve sanatına aşina olmakla mümkün.

Türkiye’de edebiyatla uğraşanların dünyalı bir edebiyatçı olması için neler yapması gerekir? Çok mu yereliz, dünyayı biliyor muyuz?

Evet, çok yereliz. Yerelliğin ötesinde kafasını kuma gömmüş bir toplumuz. Bundan kastım dünyayla ilişki kuramamak filan değil, dünya görüşü olarak böyleyiz. Yani onlarca milletle ve inançla beraber yaşamış Anadolu`da, farklı kültür ve inançlara bu kadar tahammülsüz olmak için iyi bir pedagojiden geçmek gerekir. Sanırım bu ulus pedagojisi işe yaramış. Edebiyata gelince, her şey biraz network meselesi. Çoğu zaman networkün varlığı kaliteyi bile önemsiz hale getirebiliyor. Bu yüzden yurtdışında tanınan bir yazarın illa da iyi bir yazar olduğunu düşünmüyorum.

Şiiriniz ne durumda, yeni bir boyut kazandı mı?

Benim şiirime gelince, kaktüslerin ve çöl çiçeklerinin arasında yeni bir soluk almaya çalışıyor ama yeni bir boyuttan söz etmek için erken. Doğrusu henüz savunduğum boyutunu bile yeterince görünür kılamadım. Bunda benim de kabahatim var ama sanırım Türkiye`deki edebiyat ortamı da fazla bir şey beklenmeyecek kadar çer çöple dolu. Kaprisli, hastalıklı kişiliklerden geçilmiyor. Üstelik bunu şairliğin bir gereğiymiş gibi algılıyorlar. Değerin kendi başına var olmasına imkân tanıyacak bir çevre ve anlayış yok. Birilerine yanaşarak veya birilerine yaranarak var olmaya çalışan bir yığın insan. Hakikaten takdirle karşıladığım, emeklerine büyük saygı duyduğum son derece mütevazı ve çalışkan bazı insanları tenzih ederim elbette. Ama herhalde maksadımı anlamışsındır diye tahmin ediyorum.

Söyleşi: Ömer Hatunoğlu

SÖZÜLKE yayın yönetmeni

 

 

CAFER NUSRET
CEVHER OKUMALARI MÜZAKERE TOPLANTISI
Dün bir söyleşi vesilesi ile tanıdığım konuşmacı bende okur olmanın yazar olmaktan daha lezzetli olduğu hissini uyandırdı. İşte okur olma şevkine geçişimin hikayesi

 

Tanıdığım çok kişinin ‘yazar’ olmanın derdine düştüğü bir dünyada çok ‘yazar’ı cebinden çıkaracak kadar büyük bir ‘okur’la tanıştım dün. Başkalarından devşirdiği, intihallerle semizleştirdiği, mübalağalarla köpürttüğü, alımlı çalımlı reklamlarla yedi iklime adını duyurduğu kitapların yazarı olmaktansa yazarların karşısında saygıyla sükût ettiği, edeple dinlediği ‘okur’ olmayı tercih eden bir ‘derviş’le ya da bir deli/dahi güzel insanla tanıştım. Ruhumun ucuz kahramanlardan bunaldığı bir demde çölde su bulmuş bir susuz yolcu gibi güzel abim Asım Gültekin’den böyle bir ‘okur’un varlığını duyunca ne kadar sevindim bilemezsiniz. Kitabı olmadığı için kitabını satma/sattırma derdi olmayan, bir unvana sahip olmadığı için muhatabını kasmayan mütavazi bir okur. Dün Maltepe Anadolu İmam Hatip Lisesi’de İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünün Cevher Konuşmaları kapsamında bir söyleşi düzenledik. Toplam iki buçuk saat akıp giden, sorularla koyulaşan, daldan dala ama bir meyveye hizmet eden doyumsuz bir sohbet. Cevher Konuşmalar’ın güzel tarafı sayı çokluğunu değil keyfiyeti esas alması. Muhataplarını seçmesi. Kimseye yalvarmaması. Bindirilmiş kıtalarla salonları lebalep doldurmaması. Kırk yüreğin, kılı kırk yararcasına yaptığı tahlil ve sonuç muhteşem. Öğrenciler kaçmak istemiyor, gitmek istemiyor, yerinde duramıyor, soru sormak için yarışıyor, isyanını, teessürünü, derdini, tasasını paylaşıyor, not alıyor, susuzluğunu gidermek için bardakla iktifa etmiyor ve ağzını musluğa dayayıp su içer gibi dinliyor konuşmacıyı. İlk defa zorla öğrenen değil talep eden oluyor öğrencilerimiz. Daha doğrusu artık talebelerimiz. Ve bizler de ‘t’ sesiyle iyice sertleşen öğretmen olmaktan çıkıyoruz. Belki birazcık ‘hoca’ olmanın tadını alıyoruz.

2013-05-17 14.20.18 (2)

Dün neler mi konuştuk? Cemil Meriç’in duygu ve düşünce dünyasından Muhammed Hamidullah’ın eserlerine, emperyalizme zemin hazırlayan müsteşriklerden İslam düşüncesine yaptığı değerli katkılarla bildiğimiz Babanzâde Ahmet Naim’e, Üstad Sezai Karakoç’tan Mustafa Sabri Efendiye, Bediüzzaman’ın Gençlik rehberinden Cahit Zarifoğlu’nun hikayelerine, batılı romandan doğulu kıssaya, Nurettin Topçu’nun Hareket dergisinden Mavera dergisinin yedi güzel insanına, Yunan felsefesinden İslam tefekkürüne, Müslümanca düşünmeden, mankurtlaşmış bir beyinle düşünmeye, çeviri faaliyetlerinden klasik medreselere, Edward Said’in oryantalizm eleştirisinden İslam medeniyetinin köklerine, İslam mimarisinden Dücane Cündioğlu’nun son zamanlarda gündeme gelen eleştirilerine, kilise mimarisinden İslam mimarisine, İmam Hatip Okullarının misyon ve geleceğinden yeniden yapılandırılmasına kadar daha neler neler… İki buçuk saatte elli atmıştan fazla kitap adı geçti söyleşimizde. Tüm kitaplar okunmuş, süzülmüş, anlaşılmış… Süt kıvamında… Yani hazmedilmiş. Kursaktaki kay gibi değil yani. Lise öğrencisinin çok çok üzerinde bir sohbet, ama sıkmayan, usandırmayan bir tatlılıkla akıp gidiyor.
Bu ülkede yazar olmak isteyen herkesle Sami GÜL Bey’i tanıştırmak isterdim. Akademik hiçbir unvanı olmayan, kendini bir takım titrlerin dar alanına hapsetmemiş, tez tez topladıklarıyla tez yazmamış ve çok görünsün diye olur olmaz düşülmüş dipnotlarıyla yazılmış bir tezi olmayan ama hakkında tez yazılması gereken bir ‘okur’ balcı Sami GÜL beyefendi. Bu gün bir kez daha iş, kariyer, makam, mevki ve titrin temelde gaye-i maksat olmaması gerektiğini anladım. Bu unvanların ancak gayeye hizmet eden birer araç olduğunu yeniden hissettim. Sami Gül Bey için iş sadece karnını doyurmak ve izzetli yaşamak için bir araç.

Yirmi yıldır yazar olmak için çalışıyorum. Ama dün zihnimde uzun süredir tahlilini yaptığım bir konuda kesin kararımı verdim. Artık ‘yazar’ olmak değil ‘okur’ olmak istiyorum. Bu ülkenin başta Sami Gül olmak üzere tüm ‘okur’larına yürekten hürmetlerimi ve saygılarımı sunuyorum…
  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

 

MEHMET SÜMER

Batmayan Gün

İstanbul, “lekesiz bir yüz gibi” aydınlanan duru bir yaz sabahına uyanırken kafamda bir fabrikanın gece vardiyasından çıkmış işçilerin yorgunluğu ve gürültüsü vardı. İstanbul’da yaşayan her insan biraz böyledir ve pek az insan bu şehrin de bir ruhu olduğundan haberdar görünür. Öyle ki her birimiz her gün kafamızda bin bir meseleyle uyanıp oradan oraya koştururken kışın yaza, yazın güze dönüştüğünü bile fark edemiyoruz çoğu zaman. Fakat ben o duru yaz sabahı uyandığımda önümdeki uzun yolculuktan, karşılaşabileceğim muhtemel zorluklardan başka bir şey düşünmüyordum. Bütün bunlar, beraberinde bir duygu yüküyle çoktan valizlerimden daha ağır bir hâl almıştı. Ayrıldıklarının omuzlarına yüklediği üzüntü ile karşılaşacaklarının yarattığı kaygının karmaşık duygu hâli. Belki en çekilmez görülen yazını bile uzun süre göremeyecektim İstanbul’un. Öğleden sonra havaalanından uçacaktık ve bunun için sabah erkenden yola çıkmaktan başka seçenek yoktu. Zira günlerdir haberlerde boğazdaki köprülerin bakıma alındığı ve bir yakadan bir yakaya geçmek için saatlerce beklemek gerektiğinden söz ediliyordu. Sonra henüz ayrılmadığın hâlde zihninde hep uzaklaşarak güzelleşen şehrin trafiğinden, keşmekeşinden son bir imtihan gibi geçiriliyorsun. Ve bu son geçişle birlikte gerçekten bu şehrin trafiğine, keşmekeşine bir son verilmeden burada insanca yaşamanın mümkün olmadığı hissine kapılmaktan kurtulamıyor insan. Sadece orada yaşayanlara değil şehrin kendisine de bu kadar azap vermeye kimsenin hakkı yok diyorsun. Böyle şeyleri düşünürken birden etrafında konuşulan hiçbir şeyi dinlemediğini fark ediyorsun. Bazen insan derin bir boşluk duygusuna kapılır. Öteyi açık göremezsin. Zihnin ucu seçilemeyen bir tünel gibi o boşluğun içindeyken etrafındaki bütün sözler anlamını yitirir ve sen bir otomat gibi cevaplar verirsin ama aslında orada değilsindir. Bütün uzun yolculukların arefesinde böyle bir hisse kapılırım.

Havaalanına geldiğimizde her işte sıraya girmeye alışmış İstanbullular orada da sıraya dizilmişlerdi. Bu kadar kalabalık nereye gidiyordu Allah’ım! İstanbul’un otobüsleri, dolmuşları gibi havaalanı da her zaman bir yerden bir yere yetişmeye çalışan insanlarla doluydu. Sonra sanki seni son bir defa bezdirmek için sıralanmış aksilikler yüzünden ister istemez yakınıyorsun: Gün gelecek İstanbul’da nefes almak için bile sıraya gireceğiz. Nihayet işlemlerimizi tamamladıktan sonra Chicago uçağına bindik. İstanbul’un semalarından Kadıköy’e, Üsküdar’a, güzelim semtlerine veda ederken kimlerin bu şehirden geçtiklerini düşünemeden edemedim. Belki burada yaşamanın da bilinmeyen gizli bir sırası vardı. Sırası gelen çağrılmış, sırası geçense uğurlanmıştı. Kim bilir? Ben bütün bunları düşünürken o şehir “yine kendi rüyasındaydı.”

 

Ve batıya doğru bitmeyen bir yolculuk. Batı’nın batısına… Batı’yla aramızda bir deniz, Akdeniz var. Batı’yla batısı arasında bir okyanus, Atlas okyanusu… Demek ki her şey suyun öte tarafında. İnsan suyun ötesine varmayı hayal eder hep. Çocukken güneşin battığı yerde ne olduğunu merak eder dururdum. Güneşin bütün marifetini bizim görmediğimiz o dağ arkalarında gösterdiğine ilişkin içimdeki o kuşku, bir gün güneşin aslında hiçbir yerde saklanmadığını, daima herkese eşit davrandığını öğrendiğimde yerini başka kuşkulara bırakmıştı. Evet, güneş ve ay ve diğerleri herkese eşit davranıyordu ama eşit davranmayanlar doğada değil kendi cinsimiz arasındaydı. Sonuçta hayattan fazla bir şey beklememem gerektiğini de öğrenmiştim.

 

Bir uğultu içinde bitmek bilmeyen yolculuklar. Bizi sersemleştiren belki de doğanın akışına ters giden çabamız. Oysa bu kadar mesafeleri bulutların içerisinde gitmektense ne bileyim bir gemide veya yerle temasını kesmeyen bir araçla gitmek daha sağlıklı olabilirdi. Ama insanın vakti yok. Hepimizin işi acele. Ömrümüz kısa ve yapacak binlerce iş var. Öyle sanıyorum ki bizi eski insanlardan ayıran en önemli şey bu pek çok işe bulaşmış olmak meselesi.

 

Tam on üç saat sonra Chicago’ya vardığımızda saat öğleden sonra beşti. Yani onların saatlerine bakarsan yalnızca dört saat geçmişti aradan ama bizim saatlerimiz bizimle beraber hâlâ İstanbul’u gösteriyordu ve aslında dört değil on iki saatten fazla zaman geçmişti. Sonra saatinle beraber her şeyin orada kaldığını ve burasının Chicago olduğunu görüyorsun. Chicago, Amerika’nın son yüzyılının en önemli tanıklarından biri. Uçsuz bucaksız alanlara yayılmış bu şehir, coğrafyanın binalara yansıyan rengiyle size başka bir kıtada olduğunuzu hatırlatıyor. O’Hare havaalanına inmiştik ve bu havaalanı bile insanı şaşırtan büyüklüğüyle alan duygunuzu değiştirmeye yetiyor. Öyle ki yalnızca havaalanın dış hatlarından iç hatlarına geçmek için bile tramvay kullanmanız gerekiyor. Sonra Arizona’ya gidecek iç hatlar uçağı için yeniden beklememiz gerekti. Bu sefer kapılarda değil, her firmanın kendisi için ayrılmış bölümlerinde. Nihayet yeniden bindik ve Chicago’nun semalarında uçarken neredeyse yirmi dört saattir batmayan güneş de batmaya başlamıştı. Yeni dünyanın eski tanığı, kızıllığını yayarak, Ahmet Haşim’in imgelemini sarhoş eden o güzelliğiyle ağır ağır batıyordu.

 

Ertesi Gün

 

O gece eve on bir gibi ulaştığımızda gözüne en az yirmi dört saattir uyku girmeyen ben, yatmaktan başka bir şey düşünmüyordum. Havalanından Mardinli bir arkadaşım Mustafa almıştı. Daha doğrusu Mustafa`yla ilk defa orada tanıştık ama aynı coğrafyanın iki insanı olarak birbirimize aşinalığımız yabancılık hissini aradan kaldırıyordu. Sonra eve doğru giderken yeniden konuşmalar, sorular. Mustafa yolculukla ilgili bir şeyler soruyor veya şehirle ilgili bir şeyler anlatıyordu. Ben yine o boşluktaydım. “Evet”ler ve “hayır”larla cevap veriyordum ama yorgunluktan hangi soruya hangi cevabı verdiğimin bilincinde bile değildim. Nihayet uyku denen nimetin dünya denen keşmekeşin üzerimize saldıran dehşetinden bir süreliğine kurtulmak olduğunu anlıyor insan. Uykuyu hep bir deniz gibi düşünürüz nedense.  Yüzme bilmeyenlerin bile huzurla daldığı dingin bir deniz. Bu iç denizin farkı, yorgunluktan kırılan vücudunu onarmak ve seni bir süreliğine bıraktığın ringe geri döndürmektir. Nasıl olsa yarın gözlerimi açar açmaz yeniden ringe dönecektim. Şimdi zihnim kendini zaman ve mesafe değişikliğine göre yeniden ayarlamalı ve yaşamın saldırganlığına karşı bütün silahlarını kuşanmalıydı.

 

Ertesi gün uyandığımda pek çok şeyin ağırlığından kurtulmuştum. Ama kendimi evvelki gece şartladığım gibi güçlü uyanmamıştım. Artık yeni bir dünyadaydım ve bu yeni dünya son üç yüzyıldır dünyanın geri kalanının yüzünü döndüğü yerdi. Herkes buraya kendi kıtasını, kendi geleceğini keşfe geliyordu. Ama sonuçta keşfedilen şey, insan denen varlığın aklıyla varabileceği yerin hiçbir zaman umulduğu gibi olmayacağı gerçeğidir. Evet, Amerika modern insanın sil baştan yarattığı bir dünya. Ne tarihi var ne kökleri. Dünyanın geri kalanı Amerika`yı izliyor ama Amerika da dünyanın geri kalanını. Geçmişi olmayan bir ülke, geçmişleri yüzünden birbirini kıran ülkelere tam anlamıyla imreniyor. Ama kim geçmişleri olan ülkelerin geçmişlerini imrenilecek bir şey gibi gördüklerini söyleyebilir. Elbette o gün bütün bunları düsünüyor değildim ama kendimi gemisi karaya yanaşan ve hangi köşesinden adaya ayak basacağını düşünen kaşif gibi hissediyordum. Ben de kendi Amerika`mı keşfetmeliydim. Ama neresini, neresinden başlayarak? Böyle bir merakla dolu olduğum bir aralık dışarı çıkmaya karar verdim.

***

Aradan birkaç gün geçmişti. Artık her şeyi daha vazıh düşünmeye başladığımı hissediyordum. Bir Cuma günü defterime şunları not almışım:

 

20 Ağustos 2012

 

Bugün sabah biraz erken kalktım. Dün bütün günü sıkıntı içerisinde geçirmiştim. Evde yerleşmek için eşimle birlikte birtakım ev işleriyle uğraşmış, sonra akşam yemek yer yemez de yatmıştım. Bugün o yüzden erken uyandım. Ramazan`in ilk günüydü. Evle ilgili birtakım küçük işler için apartman yöneticisi Mr. Dell’e gittim ve onun yine o son derece güler yüzüyle karşılaştım. Sonra öğleye doğru evden çıktım ve dün akşam biraz daha ayrıntıyla incelediğim şehir haritasını hatırlayarak biraz daha fazla yürüdüm. Sonra gezdiğim yerin Arizona Üniversitesi`nin kampüsü olduğunu anladım. Buna şaşırmamak gerekiyor. Çünkü kampüs denince bizdeki gibi önünde polislerin beklediği ve yalnızca kimlikleriyle öğrencilerin geçebildiği bir giriş kapısı veya vatandaşa set çeken duvarlarıyla bir devlet dairesi düşünmemek gerekiyor burada. Bu yüzden kampüsün nerede başlayıp nerede bittiğini bile çoğu kez fark edemiyor insan. Bizde nerdeyse her devlet kurumunun etrafında bir duvar vardır. Bu duvarlar devletin vatandaşa karşı kendini koruma altına almak veya vatandaşın kolaylıkla ulaşamayacağı bir konuma yerleşmek gibi bir güdüyle yapılmış olmalı. Ama işin kötüsü devlet vatandaşa bu şekilde bakmaya devam ettikçe acziyetten ve tehlike içinde olduğu korkusundan da kurtulamamış. İşin belki de daha kültürel bir boyutu olduğu düsünülebilir. Örneğin Doğu toplumlarındaki avlu fikrinin kamu binalarına da etki ettiği söylenebilir. Ama bu sefer de kamusal alan ile özel alan gibi Türkiye`nin en kullanışlı statüko argümanlarından birinin neden bu konuda birbirine karıştığını sormak gerekecek. Neden her neyse, Türkiye`de üniversiteler halktan soyutlandığı içindir ki hiçbir zaman halkın aydınlanmasına da gerektiği ölçüde katkıda bulunamamış.

 

Üniversite fikri buralarda erken başlamış. Avrupa`daki gibi 13. veya 14. yüzyıla kadar uzanan bir tarihleri yok ama en azından nerdeyse şehirlerin kuruluş tarihleriyle yaşıtlar ve bu halleriyle her şehrin en eski kurumlarından biri durumundalar. Estetik ve mimari olarak da şehrin iklim ve toprak özelliklerine dikkat edilmiş. Örneğin binalar hep kiremit rengi taşlarla yapılmış ve olabildiğince sıcaklığın etkisini düşürecek biçimde inşa edilmiş. Sonra son derece güzel düzenlenmiş bahçesiyle kampüs, ülkemizdeki üniversite kampüslerinden çok daha estetik görünüyor. Diğer taraftan hemen her bankın, her taşın üzerine “in memory of …” diye ünivesiteye bir biçimde emek etmiş birilerinin adı yazılarak hatırasının yaşatılmaya çalışıldığını fark ediyorsun. Üniversite, belki biraz da bu süreklilik ve kadirbilirlikle gelişen bir şey. Ya da şöyle söylemek lâzım, Amerika`nin tarihi yok ama var olan tarihi ise sadece tarih değil.

 

Kampüs bomboştu. Arada sırada golf arabalarıyla geçen çalışanlar hariç kimse yoktu. Hava zaten inanılmaz derecede sıcak. Arizona biraz da çöl demektir. Ama çölün ortasında bile nasıl bir modern hayatın kurulabileceğinin de kanıtı. Bu sıcaklık hayatın da her şeyini belirlemiş. Örneğin evler, apartmanlar, yollar ve araçlar, her şey bu iklime göre seçilmiş. Kalabalık hissini olabildiğince azaltacak ve yığılmaya engel olacak bir hayat var burda. Kalabalık demek gerginlik ve sıcaklık demek. Oysa bir çöl sessizliği var bu şehirde. Henüz üniversitede eğitim sezonunun başlamamış olmasından mı yoksa tatil mevsiminde bu sıcakta kimsenin burada durmamasından mı bilemiyorum.

 

Biraz dolaşırken yolun karşı tarafında bir kitapçı gördüm. Büyük bir heyecan duydum. İstanbul`dayken en zevk duyduğum şeylerden biri de kitapçı veya sahafları dolaşarak saatlerce kitapları incelemektir. Biri bana refakat etse belki sıkıntıdan patlayacaktır ama bu iş bana dünyanın en zevkli işlerinden biri gibi gelir. Hemen içeriye girdim ve doğrudan şiir bölümüne yöneldim. Boy boy kitaplarıyla yan yana duran Adonis’i, Eliot’ı, Rimbaud’yu, Coleridge’i görünce günlerdir aradaki zaman farkının da etkisiyle sersem sersem dolaştığım bu şehirde tanıdığım insanlarla karşılaşmış gibi sevindim. Böyle bir dize var mı bilmiyorum ama sanırım “şiir, yurdumsun benim” diye bir dize olabilirdi.

 

Ardından Islamic Center dedikleri mescide gittim. Bugün Cuma’ydı ve üstelik Ramazan’ın ilk günü. Caminin kapısında buğday tenli nur yüzlü, sakallı ve beyaz entari giyinmiş bir bey bana selam verdi. Sonra gelip elimi sıkarak tanışmak istedi. Adımı söyledim “Türkiye’den misin?” diye sordu. Memnuniyetini belirtti. Ardından camiye geçtik. İçeride türlü türlü kıyafetleriyle ve çoğu siyahi olmak üzere çeşitli ırklardan onlarca Müslüman vardı. Siyahilerin kendilerine özgü o rahatlıklarıyla benimsedikleri İslamiyet, gerçekten insanları yumuşatmış ve yüzlerine sevgi dolu bir aydınlık vermiş.  Birbirleriyle olan muhabbetleri ve camide tanıdık tanımadık herkese gösterdikleri ilgi, bunun en güzel göstergesi. Herkesin kendi mezhebine gore kıldığı namaz, rengarenk bir Müslümanlık görüntüsü sunuyor. Sonra ezan okunur okunmaz imam minbere çıktı. Minberdeki zat benim kapıda karşılaştığım nur yüzlü beyefendiydi. Iraklı olduğunu ve oradayken de imamlık yaptığını öğrenmiştim. Hutbede genel olarak Ramazan’dan ve orucun faziletinden söz etti. Hutbenin sonunda bütün içtenliğiyle dua ederken dakikalarca Suriye Müslümanlarının yaşadıkları zulümden kurtulmasını istedi. Ben her biri kendi doğası ve doğup büyüdüğü yerin kültürüyle harmanladığı İslamiyete inanan bu insanların renkliliğine bakıyordum. Nedense Türkiye’den olabileceğini düşündüğüm hiçbir yüze rastlamadım.  Sonra Türklerin burada bir cemaatin girişimiyle açılmış bir kültür merkezinde toplandıklarını öğrendiğimde üzüldüm. Müslümanların bu renkliliğinden, Müslümanlığın evrenselliğini yansıtan bu cemaatten bir millî din duygusuyla ayrı kalınmasını doğrusu yadırgadım. Namazın sonunda yine kendi üslüplarıyla camii için yardım isteyen yaşlı siyahi amcalar bu dinin her yerde aynı duyguyla yaşandığını hissettiriyordu. Namazdan çıktım. Danışmanım ve diğer hocalarla tanışmak üzere ilk defa olarak Orta Doğu Çalışmaları bölümüne gittim. Bunu ayrıca yazmalıyım.

***

Türkiye, burada üniversitelerin Orta Doğu çalışmalarında inceleniyor. Dili, kültürü, edebiyatı, tarihi ve sosyal yapısıyla Orta Doğu’daki diğer ülkelerle aynı enstitüde calışılıyor olması aslında ilginç geldi bana. Bölümün girişinde Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça ve İbranice yazılı Orta Doğu Çalışmaları Merkezi yazısını görünce aslında ne kadar da birbirimizin boğazına sarılsak da hepimiz aynı coğrafyanın yani aynı kaderin insanlarıyız diye düsündüm. Evet, buna Yahudiler de dâhil. Ne kadar da Orta Doğu milletleriyle ve özellikle Araplarla düşman da olsalar aslında birbirlerinin amca cocukları sayılırlar. Türkiye ise kendini ne kadar Batılı gibi görmek istese de sanırım Batılılarca görülme biçimi değişmeyecek. Aynı zamanda bizim siyasi ve ideolojik nedenlerle hep biraz horladığımız bu diller de burada rahatca öğretiliyor. Batılıların dil öğrenme yeteneklerine hayranlık duymamak elde değil. Bu bölümlerde saydığım bütün bu dilleri bilen birilerini kolaylikla bulmak mümkün. Bazen Orta Doğu’daki küçük bir gruba kadar dünyanın öte tarafindaki bir ülkeden ilgi duyuluyor olması insana tuhaf gelebiliyor. Ama sanırım bu, hem yukarıda söz ettiğim o tarih algısı hem de ülkenin politikasıyla ilgili olmalı. Biraz da gurbetçilerin gittikleri yerde ne olurlarsa olsunlar daima çıktıkları yerin gözünde ne olduklarına itibar etmeleri gibi bir duygu olmalı. Sonuçta bu ülkenin insanları –bizim kızılderili dediğimiz American Indian`ları saymazsak– köken olarak hep Avrupa`dan veya dünyanın diğer yerlerinden gelmiş insanlar. Dolayısıyla gözlerinin hep oralara dönük olması belki de böyle bir kollektif içgüdünün ürünü.

 

Elbette Amerika ne sadece Orta Doğu`da veya dünyanın diğer yerlerinde ülke politikalarının gizli oyuncusu ne de bir türlü öğrenemediğimiz İngilizce`nin yurdu. Amerika, Holywood`u, doları, sanki kendi ülkelerimizin illeriymiş gibi bildiğimiz ve çoğu zaman nerden bildiğimize şaşırdığımız şehirleri ve bir eyaletten diğerine yüzlerce mil uzanan upuzun otoyollarıyla devasa bir ülke. Amerika, ekonomisi veya politikasından çok kültürüyle dünyayı etkisi altına alan bir süper güç. Bu gücün arkasındaki tarihi ve kültürel dinamikleri dikkate almayan her tespit eksik olacaktır.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

2013-05-09 14.30.282013-05-09-14.29.42-300x225Cevher Projesi kapsamında şair Cumali Ünaldı Hasannebioğlu  9 Mayıs 2013 tarihinde öğrencilerimizle şiir ve sanatı konuşmak üzere Maltepe Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne geldi. Hasannebioğlu  öğrencilerimizin yoğun  sorularına  muhatap oldu.  Hasannebioğlu ta küçüklüğünde şiirle ilgilenmeye başlamış. Çocukluğunda Fuzuli divanını ezberlemiş. Okuma yazma bilmemesine rağmen annesi çok kültürlü bir insanmış. Kendisine Fuzuli’den, Yunus Emre’den şiirler okumuş. Hasannebioğlu gençlik yıllarında öğrenci faaliyetlerine katılmış hızlı bir şair. Şiirlerinde yer yer isyankar bir hava var. Sebebi sorulunca 12 Eylül darbesinin etkisi olabilir diyor. Adalet arayışının ve zulme başkaldırının kendisinde böyle bir üslup oluşturduğunu söylüyor.

 

Hasannebioğlu’nun şiirinde kapalı bir anlatım var. İkinci Yeni’nin etkilerini özellikle de Sezai Karakoç tesirini görmek mümkün. Yer yer Ahmet Arif doğallığındaki şiirlerde imgesel bir anlatım var. Çok kere duygu dolu bazen de asi bir üslup dikkatimizi çekiyor. Hasannebioğlu’nun şiirleri yer yer halk edebiyatının doğal ve sade ifadelerini hatırlatıyor.

 

Hasannebioğlu Malatyalı ve köklü bir aileye mensup. Kendisini gençlerin eğitimine ve kan davalarının çözümüne adamış biri. Uzun yıllar Turgut Özal’la çalışmış. Başbakan müşavirliği yapmış. Kendisine Özal’ı soruyoruz. Çok samimi, bazen çocuk gibi bazen öğretmen bazen de abi gibiydi diyor. Özal’ın tasavvufla alakasını ifade ediyor. Söyleşinin sonunda öğrencilerimiz şaire kitabını imzalattı.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

emevi-cami-476130093848316918720

 

 

CAFER NUSRET

Suriye’de Emevi Cami bombalandı. Bir zamanlar avlusuna bile itinayla girilen, avlusunda ihlaslı hafızların Kur’an okuduğu Emevi Cami… Kaç asırdır dimdik ayakta duran Allah’ın evi bugün savaşın en canlı şahidi. O da Suriye’li çocuklar gibi yaralı, hüzünlü…Irak’ta da her gün onlarca insan seriliyor toprağa. Haklının ve haksızın karıştığı, zihinlerin bulandığı, küresel güçlerin yaraları kaşıdığı, asırların üzerini kapattığı dertlerin ısıtılıp ısıtılıp servis edildiği bir coğrafyadan gelen onlarca şehit haberi… İnsan, vicdanında bir parça sevgi olan insanın yüreği dayanır mı bu manzaraya?.. Bu coğrafya niye hep kan ve niye hep gözyaşının diyarıdır? Peygamberler diyarı bu coğrafyanın yüzü ne zaman gülecek? İstanbul’da İslam alimleri toplandı. Meselelerimiz masaya yatırıldı. Ümitlendik, bir parça olsun yüzümüz güldü. Ama yeter mi ? Yeterli mi? İşimiz bitti mi? Hayır yapacak çok işlerimiz var. Fikri, edebi, siyasi, içtimai alanda yapacak çok işimiz var. Aklımızla, gönlümüzle, elimizle, dilimizle, paramızla…yapabileceğimiz çok iş var.

 

Dün Sezai Karakoç üstadımız anıldı. Onun diriliş ruhu dillendirildi. Sezai Karakoç’u okuyan aydınlar bir araya geldi. Dertlerimizi konuştu. Bu coğrafyanın onlarca, yüzlerce Sezai Karakoç’a ihtiyacı var. Ta ki suyun yükselip iman ve İslam gemisinin oturduğu kayadan kurtulacağı güne kadar.

 

Son zamanlarda ülkemizde kardeş kavgasına son vermek için bazı çabalar göz önünde. Ama suyu bulandırmak isteyen de az değil. Bilmiyorum, kaygılıyım, ama bir yandan da ümitliyim. Mümin Allah’tan ümit kesmez… Gel gör ki işimiz zor, düşman kuvvetli ve gaflet hat safhada…Allah encamımızı hayreylesin…

emevi-cami-yikildi

7hilalGençlerin kitap okumasını amaçlayan Yedi Hilal Okuma Grupları iki yıllık bir çalışmanın ardından faaliyetlerine başladı. Yedi Hilal  gençleri Kur’an ve Sünnet etrafında toplamak, onlara ufuk kazandırmak, gençleri  fikri ve edebi açıdan geliştirmeyi hedefliyor. Yedi Hilal okuma grupları okullarda, üniversitelerde, camilerde, derneklerde…okuyan bir gençlik  oluşmasını sağlamaya çalışıyor. Yedi Hilal, bu okuma gruplarının başta Kur’an ve Hadisler olmak üzere Bediüzzaman Said Nursi, Hasan el Benna,  Süleyman Hilmi Tunahan,  Nakşibendi hazretleri, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Mehmet Zaid Kotku, Malcolm X…gibi İslam’a hizmet etmiş zatları tanıma, eserlerini okuma ve okutma gibi bir misyonla hareket etmelerini istiyor.  Yedi Hilal başkanı Mustafa Enesoğlu’ya, Yedi Hilal Kültür Sanat Birimi Başkanı Asım Gültekin’e ve Yedi Hilal okuma gruplarında gayret sarf eden tüm gönül dostlarına Sözülke ekibi adına başarılar diliyoruz.

Son yıllarda İslami kesimlerin kapitalizmin yoğun fikri ve iktisadi baskısı altında olduğunu, her geçen gün sığlaştığımızı, ruh ve mana köklerimize yabancılaştığımızı görüyor ve  bu duruma üzülüyorduk. Zaten bu amaçla yoğun okumalar yapabilmek ve bir dinamizm kazanabilmek için Sözülkeyi kurmuştuk.  Son iki yıldır Sözülke ekibi olarak yapmaya çalıştığımız ortak okuma gayretini daha örgütlü ve daha yoğun bir şekilde başlatan Yedi Hilal ekibini yürekten tebrik ediyoruz. Benzer kaynaklardan beslenen bizler de elimizdeki tüm imkânlarla bu ortak okuma etkinliklerine katılacağız…

 

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

ÖMER HATUNOĞLU

Muhterem hocam,

Mektubunuzu aldım. Nazar-ı dikkatle okudum. İsteğiniz üzerine bugün yayınevine uğradım. Telif ücretini siz dönünce ödeyeceklermiş. Tembihlerinizi tek tek sıraladım. Titizlik, estetik, düzen… Gerekli hassasiyeti gösteriyorlarmış. Baskının birkaç haftaya kadar tamamlanacağını söylediler. Suat Bey’in çok selamları var. Afiyetinizi soruyor. Paris’teki işinizin ne zaman biteceğini, bizlerin arasına ne zaman döneceğinizi merak ediyor.

 

Mektubunuzda kalabalıklar arasında yalnız olduğunuzu, fikir çilesi çektiğinizi, özellikle de yakın dostlarınızın sanatınıza karşı duyarsızlığından mustarip olduğunuzu yazmışsınız. Medeniyetimizin temellerinden, Doğu–Batı arasında sıkışan benliğimizden, zamanı aşma çabalarımızdan bahsetmişsiniz. Aydınlarımızın kolaycılığından şikâyet ediyorsunuz. Sizi anlamaya çalışıyorum hocam. Şimdilerde nasılsınız? Yine bazı saatleriniz gün bazı günleriniz de saat gibi mi geçiyor? Havalar hala kapalı mı? Yine çok sıkılıyor musunuz orada? Bir an önce yurda dönmek istediğinize çok çok sevindik. Nihat’ın Mehmet’in, Nevres’in, Zehra’nın ve adını sayamadığım tüm arkadaşların size çok selamı var. Tavsiye ettiğiniz kitapların listesini dağıttım arkadaşlara. İştiyakla okuyorlar.

 

Evet hocam, dediğiniz gibi anlaşılmamak acı verir insana. Büyükler münzevi yaşar. Kalabalıklar arasında bir başına. Modern görünümlerinin ardına saklanırlar çoğu kere. Biliyorum ki siz de bahsettiğiniz büyükler gibi bugüne değil tüm zamanlara seslenmek istiyorsunuz. Sesiniz kuvvetini maziden alıyor ve inanıyorum ki istikbalde yankılanacak. O zaman bugünden şikâyet etmeniz niye? Belki elli belki yüz yıl sonra insanlar sizi konuşacak günler boyu. Belki geleceğin Bursa’sı İstanbul’u Erzurum’u sizin sesinize kulak verecek. Bunu nereden bilebiliriz ki?

 

Mektubunuzda dostlarım beni sükût oklarıyla vurdu diyerek sitem etmişsiniz. Bu biraz sizin gibi düşünce ve sanat adamlarının kaderi sanırım. Dostlarınızın bile sizi tanımadığından bahsediyorsunuz. Ama büyük olmak için tanınmak şart mıdır? Lisans döneminde ben de sizi yeterince anlamamıştım. Ama şimdilerde gezdiğim gördüğüm yerleri hep ‘Beş Şehir’ deki bakış açısıyla inceliyorum. İstanbul’da gezerken mimariyi, musikiyi, estetiği… Huzur’daki Mümtazmışım gibi idrak etmeye çalışıyorum. Hâlbuki geçmişte Huzur’u okuduğumda huzurum kaçmıştı. Şimdilerde şiirlerinizi okuyorum yeniden. Gençliğimin ateşli yıllarında yeterince ‘hamaset’ ya da ‘nasihat’ olmadığı için şiirlerinizi de öylece bir okuyup geçmiştim. Ne yüce(!) bir nazar… Ama zaman her şeyin ilacı. Şimdilerde ne hamasetin ne nasihatin ne övmenin ne de yermenin peşindeyim. Tavsiyeleriniz üzerine yalın şiirin ve şiirde titizliğin derdindeyim.

 

Neyle uğraştığımı, neler okuduğumu soruyorsunuz mektubunuzda. Şimdilerde ilk gençliğin aksine daha çok okuyup daha az yazmaya çalışıyorum. Azalta azalta yazıyorum. Ama zaman denen değirmenin dişlileri arasında sıkışmış durumdayım. Bir yandan öğretmenlik bir yandan yüksek lisans bir yandan henüz çiçeği burnunda ailem. Şu an gecenin dördü. Ama size cevap yazacak başka bir zamanım yok hocam. Şimdilerde daha çok tarih kitapları okuyorum. Dediğiniz gibi bir edebiyatçının mutlaka tarih bilmesi lazım. Ayrıca bir an önce dil sorununu halletmem gerekiyor birinci elden kaynaklara ulaşmak için. ‘Osmanlı Türkçesini ihmal etme’ demişsiniz. Bendeniz de lügat eşliğinde divanları okumaya çalışıyorum. Evet efendim. Altı aydır İznik’teyim. Siz ‘Beş Şehir’de Bursa’dan bahsetmişsiniz. Ben de size biraz İznik’ten bahsedeyim. Buraya ilk geldiğimde derin bir boşluğa düştüm. Sekiz yıllık yoğun İstanbul hayatından sonra bunca sessizlik fazla geldi bendenize. Kendimi attım sokaklara. Süleyman Paşa Medresesini, Ayasofya’yı, Eşrefzâde Rumi Camisini, Nilüfer Hatun İmarethanesi’ni, Roma Tiyatrosu’nu hep gezdim. Altı ay boyunca hep gezdim. Bu şehri aradım bu şehirde. Keşfettikçe sevmeye başladım burayı. Sekiz yıllık keşmekeşten sonra burada zaman durmuş gibi geldi bana. Bu şehirde her şey yavaş. Hayat daha sakin akıyor burada. Sükûnet, ahenk ve sessizlik var. İnsan ruhu ne enteresan değil mi? Keşmekeşten de bıkıyor sükûnetten de. Sesten de bıkıyor sessizlikten de. Bunu siz de yaşıyor musunuz Paris’te? Burada sizin ‘yekpâre bir an’ dediğiniz durumu yaşıyor insan. Maziden soyutlanmak mümkün değil. Bazen Yahya Kemal’in bin atlısı giriyor sanki şehre surlardan. Bazen Nilüfer Hatun çıkıyor karşıma. Modern çağda dünle bugün iç içeyken Çandarlı Halil Paşa’nın yerinden kalktığını hissediyorum adeta. Bazen de Bitinya’nın Roma’nın göz alıcı güzellerinin göl kenarında saçlarını dalgalandırdığını, Abdulvahhab’ın üç adımda çağları ve dağları aştığını görüyorum. Bazen de geleceğe gidiyorum hocam. Bu şehrin ruhuna uygun olarak yeniden imar edildiğini, tepeden tırnağa değiştirildiğini, tarihin devamlılığının sağlanması için modern yapıların geleneksel çizgilerle yeniden şekillendiğini görüyorum.

 

Dün okulda Fecr-i Âtî’yi anlatırken öğrenciler ‘âtî’nin ne olduğunu sordu. Ben de ‘mazi, hal, istikbal’ kavramları üzerinde durarak anlattım bir şeyler çocuklara. Yahya Kemal’in ‘Ne harabî ne harabatiyim/Kökü mazide olan âtîyim’ beytini yazdım tahtaya ve açıkladım. Nureddin Topçu’nun maziyle ilgili değerlendirmelerinden bahsettim. Çocuklar çok beğendi. Bursalı öğrencilerime Bursa’yı anlatıyorum sürekli. Bursa’da zamanı anlamaya çalışıyoruz derya içinde deryayı bilmeyen öğrencilerimle.

 

Hocam sizinle ve eserlerinizle tanıştıktan sonra aklımda ve kalbimde estetik, bütünlük, sentez ve nazar gibi kavramlar, hisler ön plana çıktı. Artık eşya ve hadiseleri tek bir açıdan değil bütüne bakarak değerlendiriyorum. Zamanı da artık suni bölümlere ayırmıyorum. Ders anlatırken tarihi de edebiyat tarihini de bir bütünlük içinde anlatıyorum. Dönemleri anlamak için çizdiğimiz çizgilerin farazi sınırlar olduğunu, maksadımızın meseleleri akla yakınlaştırmak olduğunu söylüyorum. Şimdilerde elimde ekmek doğrar gibi zamanı doğrayan bir bıçak yok. Devamlılığı ve bütünlüğü idrake çalışıyorum. Parçada bütünü bütünde parçayı görmem sizin sayenizde oldu. Ve aynı bakış açısını öğrencilerime de kazandırmaya çalışıyorum; fakat bir müşkülüm var. Bu müşkülümü hallederseniz çok memnun olurum. Bildiğiniz gibi bendeniz de sizin gibi şiirle uğraşıyorum. Bir taraftan da akademisyen olmak istiyorum. Fakat bu iki yol bir birinden çok ayrı değil mi? Yani biri geceyse biri gündüz sanki. Birinde zaman sana hükmediyor birinde sen zamana. Akademisyen sizin gibi titiz, dakik, nikbin ve müdekkik olmalı. Fakat biz şairler derbeder, dağınık, bedbin ve zamanla problemli fıtratlarız. Siz bu iki zıt kutbu birleştirdiniz. Zamanın nabzını tutan akademisyenlikle zamanın dışında yaşayan şairlik nasıl birleşir bir insanda? Yani kendi uçurumlarında gözü kapalı nasıl yürür insan? Bu iki zıtlığı beraber yaşayabilir miyim bilmiyorum. Mantıkla duygu, akılla gönül, bedenle ruh nasıl sentezlenir? Ya da siz nasıl yapıyorsunuz bu terkibi? Belki de siz Doğulu yanınızla sanatçı; Batı’lı yanınızla akademisyensiniz. Ya ben? Ne Doğu’yu tam biliyorum ne de Batı’yı.

 

Hocam, buyurduğunuz gibi e – posta mektubun sıcaklığını vermiyor. Mektubu beklemenin, zarfı açmanın, kâğıda dokunmanın ayrı bir havası var. Ama zaman, biz istemesek de kendini bize dayatıyor. İnterneti kullanmak bu zamanın memesinden süt emmiş biz gençlere daha kolay geliyor. Yine de siz bilirsiniz. Mektubunuzu dört gözle bekliyorum. Sırtımızı sıvazlayan müşfik ellerinizden öper saygılar sunarım.

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

Tulips18.04. 2013 tarihinde Maltepe Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde kutlu doğum programı çerçevesinde bir konuşma yapan yazar İhsan Atasoy müsteşriklerin ortaya attığı bazı istifhamlara cevap verdi. Atasoy, özellikle batılıların hristiyanlığı merhamet; İslam’ı da savaş dini olarak göstermeye çalıştığını; halbuki 23 yıllık risalet döneminde barışla geçen dönemin savaşla geçen döneme nispetle kat kat fazla olduğunu söyledi.  İslam’ın barış dini, Peygamberimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın da rahmet peygamberi olduğunu ifade eden Atasoy ayrıca müsteşriklerin özellikle Peygamberimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın evliliklerini nefsani göstermeye çalıştıklarını; halbuki Peygamberimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın gençlik çağında kendinden 15 yaş büyük olan Hz. Hatice ile hayat geçirdiğini evlilikte asıl sebep olan neslin devamı maksadının da bu evlilikle ortaya çıktığını, risaletinin son yıllarına doğru çok evlenmesinin ise bazı sebeplerinin olduğunu  söyledi.  Atasoy sözlerine şöyle devam etti: ‘ Kutlu elçinin her hal ve hareketini söz ve davranışını Suffa okulunun öğrencileri kaydetmiştir. Fakat Suffa ehli ancak efendimizin dış dünyaya ait hallerini görebilmiştir.  İnsanlığın yarısını teşkil eden kadınlar dünyası da İslam’ı öğrenmeliydi. Dolayısıyla Peygamberimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın aile içinde nasıl davrandığını ümmetin kadınlarının birer numunesi sayılabilecek farklı mizaç ve karakterde annelerimizden öğrendik.  Örneğin Hz. Aişe hem dinin ölçülerinden hüküm çıkarabilecek kadar geniş ilim sahibi bir fakih hem de peygamberimizden en çok hadis nakleden dördüncü sıradaki ravidir.

 

Efendimizin çok evlenmesinin asıl sebebi çokça ifade edildiği gibi siyasi sebeplerden ziyade İslam’ın emir ve yasaklarının kadınlar dünyasında ikamesidir.Efendimizin Hz. Zeynep ile olan evliliği de yine bazı sebeplere bağlıdır. Çünkü cahiliye hukukunda evlatlık alınan kişi aynen evlat gibidir. Peygamberimizin evlatlığı Hz Zeyt’tir.  Halbuki ayetin de ifade ettiği gibi Peygamberimiz Aleyhisselatu Vesselam’ın ümmetten birine oğlum demesi şefkat ve merhamettendir yoksa gerçek evladı değildir ki onun evlenip boşandığı kişi peygamberimize haram olsun. Bu evlilikle birlikte İslam’ın özellikle nesep ve nikahla ilgili bazı kaideleri oturtulmuştur.’

 

Programda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hazırladığı insan onuru konulu sinevizyon ve öğrencilerin hazırladığıİslam’ın yayılışını anlatan  bir tiyatro  izleyiciyle buluştu.  Maltepe Anadolu İmam Hatip Lisesi tasavvuf müziği korosu da Sercan Bektaş yönetiminde bir konser verdi.

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

indir

 

Maltepe Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde 10. 04. 2013 tarihinde düzenlenen ‘Edebiyatımız ve Yedi İklim’ konulu panelin haberi edebiyat ve sanat ağırlıklı haberleriyle tanıdığımız ‘Dünya Bizim’ sitesinde editörümüz Ömer Hatunoğlu imzasıyla yayınlandı. Maltepe İmam Hatip Lisesi’ndeki panele şair Adem TURAN, şair Şakir KURTULMUŞ ve şair Yeprem TÜRK katılmıştı. (Sözülke Haber)

http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=13100&q=adem+turan

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

 

 

indir (1)indir

ZÜBEYİR EMRE

Gece üç buçukta korku dolu bir rüyayla uyanıyorum ya da uyandırılıyorum. Uyandıktan sonra rüyanın verdiği ürperti ve ruhi yorgunluğu teheccüd ya da okuma ile sakileştireyim diye düşüncedeyken birden kadim bir adetim aklıma geliyor ve içimde kuvvetli bir Eyüp’te sabah namazı kılma aşkı doğuyor. Kısa süren ikna çalışmalarının ardından ailecek Eyüp’ün yolunu tutuyoruz. Yollar boş ve sakin, hava açık ve boğaz tüm güzelliğiyle temaşacılarını intizarda. Radyoda harika bir vaaz. Yollar da boş olduğu için yarım saatte atıyoruz kendimizi Eyüp Sultan hazretlerinin şefkatli kollarına. Eyüp Sultan’a sel sel akıyor insanlar. Avlular, dış mekanlar ana baba günü. Soğuk havaya aldırış etmeden abdest alanlar, okunan yasin-i şerifi huşu ve huzurla dinleyenler, simit satan kadınlar, salep satan delikanlılar, koşuşturan çocuklar, onların ardından koşturan valideler, yerlere hasır seren görevliler ve dükkanlarında rızıklarını bekleyen esnaf… Eyüp Sultan, Efendimizi misafir ettiği gibi koca İstanbul ahalisini belki de dünyanın her yanından koşup gelenleri misafir ediyor yine.  Caminin girişinde iki yazı dikkatimi çekiyor. Biri sağ biri sol giriş duvarında . Şöyle ki ’ accilu bissalati kablel fevt, accilu bittevbeti kablel mevt.’ Yani vakit geçmeden namazı kılmaya acele ediniz. Ölüm gelmeden tövbe etmeye acele ediniz.’ Bu veciz ifadeleri tekrar ede ede camiye girmeye çalışıyorum. Caminin içi de oldukça kalabalık. Duvarda mükemmel bir hatla yazılmış bir beyit dikkatimi çekiyor.

 

Yetişmez mi bu şehin halkına bu nimet-i Bari

Habib-i Ekrem’in yari Ya ebâ Eyyüb el Ensari

 

Bu manidar beyti de aklımda tutmak için birkaç kez tekrarlıyorum.  Cami dolu olduğu için mahfile çıkıyorum. Yine yer yok. Sonra caminin vakur ve yaptığı büyük hizmetin ciddiyetini hisseden ve hissettiren müezzinle göz göze geliyoruz. Yanına çağırıyor ve yan yana saf tutuyoruz. İki müezzin sırayla icra ediyorlar işlerini. Ara ara da birlikte salavat-ı şerife okuyorlar. Hasbunallah çekiyorlar. Tefriciye duasını  tam bir uyumla ve cemaatin de katılımıyla okuyorlar. Huşu içinde kılınan namazın ardından dua faslı başlıyor. Caminin tok sesli imamı her konuya temas eden uzunca bir dua yapıyor. Yürekler dolup dolup boşalıyor. Gözler buğulanıyor. Sonra hususi dualar, yakarışlar, yalvarışlar…

 

Namazdan sonra sağımızdaki solumuzdaki insanlarla tanışıyoruz. Beşuş simalı, vakur bir zat dikkatimi çekiyor. Hani şair ‘ehl-i dil bir birini bilmemek insaf değil’ diyor ya. Sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi bir muhabbete dalıyoruz. Ortak tanıdıklarımızı sıralıyoruz.  Tanıştığım zat elimi ilgi ve şefkatle tutuyor. Başlıyor gençlik yıllarından, eğitim hayatından bahsetmeye. Hızlı bir gençlik yaşadığını, tiyatrolar düzenlediklerini, il il gezdiklerini, tebliğ yaptıklarını ifade ediyor. Muhatabım konuştukça merakım artıyor ve sormaya devam ediyorum. Ne işle meşgul olduklarını soruyorum. Büyükşehir Belediyesi’nde danışman olduğunu, Filistin-Kudüs üzerine yüksek lisans, ‘İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde İnsan Kaynakları Yönetimi’ konusunda doktora çalışması yaptığını, Sebahattin Zaim hocadan çok istifade ettiklerini, Tayyip Erdoğan’ın hapse girme sürecinin evvel ve ahirini uzun uzun anlatıyor. Yarım saate yakın muhabbetimiz ticarete oradan da ahilik konusuna kayıyor. Dertler hep aynı. Maddeten terakki edemeyen ümmet-i Muhammedin hal-i pür melali. Muhatabım günümüz Müslümanlarının ahiliği unuttuğunu, usta çırak ilişkisini, edep ve erkanı, saygı ve hürmeti, tevazu ve muhabbeti uzun uzun anlatıyor. Verdiği şu örnek çok orijinaldi hakikaten. Ahmet Özhan’a sormuşlar ‘ imamlar hakkında ne düşünüyorsun’ diye. Özhan, günde beş kere bize namaz kıldıran insanlar hakkında ne düşünebilirim, ne yorum yapabilirim demiş. Bu cevap imamlar hakkında ne kadar da rahat atıp tuttuğumuzu hatırıma getiriyor.

 

Muhabbet iyice koyulaşınca kavruk, buğday renkli hafif şişmanca, şalvarlı biri yaklaşıyor yanımıza. Dr. Ali MAZAK olduğunu öğrendiğim hocanın Mersinden hemşerisiymiş. Ona da aynı ilgiyi gösteriyor. Bu tevazu beni cidden etkilemiş olacak ki şu an yine gecenin üç otuzunda  bu yazıyı kaleme alıyorum.  Hocayı okulumuza davet ettikten sonra ayrılıyoruz ve mutad ziyaretlerimizi yapıyoruz. Esat Coşan hocaefendi, Zübeyir Gündüzalp, Mustafa Polat, Bekir Berk, Tahiri Mutlu… ağabeylerin kabirlerini ziyaret ediyoruz. beş-altı sene önce defnettiğimiz Zeynep Münteha Polat ablamızın kabri dikkatimi çekiyor. Sungur Ağabeyin anacığının kabri ve güzel ağabeyimiz muallim Mustafa Sungur’un ter u taze kabri… Hepsine fatihalarımızı gönderip saygıyla huzurlarından ayrılırken yine Eyüp’te metfun üstad Necip Fazıl düşüyor aklıma. Ona da en kalbi Fatihalarımızı okuyup yavaş yavaş yola revan oluyoruz. Zaman gazetesine yaptığımız acil ve kısa süreli bir ziyaretten sonra kaybola kaybola şurası Sarıyer, burası Maslak, şurası Kağıthane, dağ, dere, tepe derken sonunda Emirgan cennetine ulaşıyoruz. Trafik milim milim ilerliyor. Nihayet, cennetin bir numunesindeyiz. Çeşit çeşit laleler boğaza nazır bir tepede baharı karşılamanın huzuruyla hafif esen meltemle salınmakta. Çocuklar salıncaklarında, kuğular, ördekler, çiçekçiler, su satanlar… Daha neler neler.

 

Uzunca bir temaşadan sonra tefekküre dalıyorum. Bunca çeşit çeşit laleyi ve tüm baharı halkeden Allah’ımızı düşünüyorum. Sonra lavaboyu meşgul ettiği için abdest alan kişiye ‘İslam’ın mantık dini olduğunu ve buranın abdest almak için uygun olmadığını, namaz kılacaksa buraya gelmemesi gerektiğini’ söyleyen çokbilmiş kişinin gafletini, önümde koşan çocuklara baktıkça Suriye’de Afganistan’da kaç bahar gördüğü meçhul şehit çocukları, ve geniş dairedeki memleket ahalisinin böyle mesut mutlu olması için dar dairede gece gündüz demeyip koşturan, dünya zevki bilmeyen, gurbette selamı yayan mücahitleri düşünüyorum. Düşündükçe düşünüyorum. Ama düşünmenin sonu var mı? Sıkışık trafiğin de omzumuza iyice binmesiyle zor şer eve dönüyoruz.  Gelir gelmez uyumuşum. Uyandığımda yine aynı gündem. Akil insanlar. Akillerin aklını beğenmeyenler… Felekten bir gün çaldık galiba. Sabah ezanları okunuyor. Pazartesi yine okul yine yazılı. Hadi hayırlısı a dostlar,  kalın sağlıcakla…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

 

20130411_144508
7iklim-aralik

 

 

 

 

Yedi İklim okulunda yetişmiş üç değerli isim şair Adem TURAN, şair Şakir KURTULMUŞ ve şair-eleştirmen Yeprem TÜRK Maltepe Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde 10.04.2013 tarihinde düzenlenen Edebiyatımız ve Yedi İklim konulu panele katıldı. Paneli yöneten Adem TURAN “ Kendilerinin Yedi İklim okulunun öğrencileri olduklarını ve henüz bu okuldan mezun olamadıklarını,  Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Erdem Beyazıt, Ali Haydar Haksal, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu… gibi üstatların izinde ilerlediklerini, okumanın insanı yüceltirken şiir okumanın da insanı incelteceğini söyledi. Ayrıca İslam’ın ilk emrinin oku olduğunu dolayısıyla okumayı farz gibi algılamamız gerektiğini sözlerine ekledi.

 

Panelde konuşma yapan şair Şakir Kurtulmuş ise İslam’ın şiirle, edebiyatla barışık olup, Kuran’da zemmedilen şairlerin inançsız kişilerin olduğunu, peygamberimizin Müslüman şairleri desteklediğini, İslam tarihi boyunca naat gibi bir çok edebi türün İslam’dan beslendiğini ifade etti. Kurtulmuş; tarihte Müslümanların kitapla, sanatla hemhal olduklarını İbn-i Rüşt gibi Yavuz Sultan Selim gibi, İbn-i Sina gibi zatların sürekli kitap okuduklarını, hatta Yavuz’un sefere giderken yanında bir çok kitap taşıttığının altını çizdi.

 

Panelistlerden şair- eleştirmen Yeprem Türk ise önümüzdeki elli yılın şifrelerinin Yedi İklim dergisinde olduğunu, şiirin sahteliği kaldırmadığını, samimi olarak yazılan şiirlerin er ya da geç muhatabını bulacağını ve hak ettiği değeri kazanacağını söyledi. Panelin sonunda şiirlerinden örnekler okuyan Adem Turan ve Şakir Kurtulmuş öğrencilerimizin yoğun ilgisiyle karşılaştı. Ayrıca paneli yöneten şair Adem Turan kendi gençliklerinde imam Hatip Okullarında bu kadar imkanın olmadığını dolayısıyla şimdiki gençlerin edebiyata, sanata daha çok sahip çıkmaları gerektiğini Sezai Karakoç gibi, Ali Haydar Haksal gibi yaşayan büyük edebiyatçıları ziyaret edip tanımalarının çok önemli olduğunu aksi takdirde ileride çok pişman olacaklarını söyledi. Kutlu Doğum Haftası olması dolayısıyla bir ilkokul öğrencisinin peygamberimize yazdığı mektubu okuyan Adem Turan peygamber sevgisini gönüllerde yerleştirmek için edebiyattan yararlanmamızın zaruri olduğunu söyleyerek sözlerini tamamladı.  Programda ayrıca öğrencilerimize ücretsiz Yedi İklim dergisi de dağıtıldı.(Sözülke Haber)

20130411_14494720130411_144914

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

 

 

KÜLLİ KAİDELER

 

 

 

KÜLLÎ KAİDELER, Mecelle’nin başındaki ilk yüz kaide gibi, İslâm Fıkıh ilminde “Kapsamına giren meseleler hakkında umumî teşriî hükümler ihtiva eden küllî esaslar” şeklinde tarif edilmiştir. Öncelikle elbette Kur’ân’a ve Sünnet’e dayanan bu kaideler her ne kadar İslâm Fıkıh ilminde sözkonusu olsa da, düşünce, ilimler, inanç ve hayat tarzı olarak İslâm’ın tamamıyla alâkalı küllî düsturların veya ölçülerin tamamına küllî kaideler olarak bakılabilir.
Her bakımdan bir hazine olan ve Cenab-ı Allah’ın Hakîm ismine mazhariyetle bize İslâm’a has bir düşünce sistematiği ve ilim perspektifi kazandıran ve düşünce, iman ve amel/aksiyon dünyamızı, zihin ve kalbimizi bütünüyle İslâm’a göre inşa eden Risale-i Nur, baştan sona bu tür düsturlar veya ölçüler mecmuasıdır. İşte, elinizdeki bu kitap, Risale-i Nur Külliyatı’nda İslâmî düşünce, iman, ubûdiyet, ibadet, amel ve/veya aksiyon, ahlâk, hayat, ayrıca Kelâm, Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Tasavvuf gibi İslâmî ilimler ve belâğatla ilgili her biri birer küllî kaide olan veya küllî kaide değerindeki pırlanta ölçülerden bazılarını açıklama maksadı taşıyan mütevazı bir çalışmadan ibarettir.

Bu iddiasız ve mütevazı çalışma, üç cilt hâlinde plânlanmış olup, tamamı sekiz bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm, Risale-i Nur Külliyatı’ndaki İslâmî düşünce ve inanç adına birtakım küllî kaide, düstur veya ölçülerden; ikinci bölüm, Cenab-ı Allah’a, Âhiret Günü’ne, insan iradesi içinde olmak üzere Kader’e, varlığın gaybî veya fizik ötesi boyutunu teşkil eden meleklere, cinlere/şeytana inanma, bunları tanıma, bilhassa ma’rifet-i İlâhî ile ilgili düsturlar veya küllî kaidelerden oluşmaktadır. Üçüncü bölüm, İlâhî Kitaplar, Vahiy, Kur’ân, Kur’ân’ın mucizevî yanları ve Kur’ân tefsiriyle ile kaideleri veya düsturları, pırlanta ölçüleri; dördüncü bölüm, Nübüvvet, Risalet, diğer peygamberler, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hadis ve/veya Sünnet’le alâkalı, onları anlama konusunda birtakım ölçüler veya düsturları ihtiva etmektedir. Beşinci bölüm, ibadet–ibadetler, amel–ameller, ahlâk, ibadet ve amellerin derunî veya bâtın boyutuyla ilgili küllî kaide veya ölçülere; altıncı bölüm, ilim olarak Tasavvuf ve/veya İslâm’ın ruhî hayatı ve batınî boyutuyla alâkalı düsturlar, kaideler veya ölçülere; yedinci bölüm, dil ve belâğat, sekizinci bölüm de, bütün yanlarıyla içtimaî hayat ve İslâmî hizmet veya aksiyonla alâkalı prensipler, düsturlar ve ölçülere ayrılmıştır.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

Selam_film-afis2

 

ZÜBEYİR EMRE

Dün ailecek Selam filmine gittik. Açık söyleyeyim beklentilerimin üzerinde bir film izledim. Beklentilerim gerçeklerin aşırı idealize edilmeden tüm çıplaklığıyla anlatılmasıydı. Ayrıca etkili hikâye, kaliteli oyunculuk, görsellik, müzik gibi şeylerdi. Bir de bunların uyumu tabi… Muhafazakâr camia olarak bizler sinema alanında ciddi anlamda yeni yeni boy gösteriyoruz. Allah’ın Sadık Kulu, Hür Adam son zamanlarda ortaya konan bu tür yapımlardan. Tabi ki eleştirilecek noktalar vardı. Mesela Allah’ın Sadık Kulu animasyon açısından daha yolun başında. Çok zahmetli bir iş olduğunu tahmin etmek zor değil animasyonun. Ama dünyadaki örneklerine bakınca ister istemez beklentilerimiz yükseliyor.  Yine de zevkle izlemiştik. Dersler çıkarmıştık. Hazırlayanların ellerine sağlık demiştik. Hür Adam filmi de yoğun bir gayretin ürünüydü. Bediüzzaman’ı Mürşid Ağa Bağ mükemmel oynamıştı. Ama özellikle Bediüzzaman’ın yakın talebelerini oynayanlar bana biraz silik gelmişti. Belki de bilerek bu şekilde yapıldı, orasını bilemeyeceğim. Her şeye rağmen Hür Adam çok önemli bir vazife gördü. Bizlerin sinemaya yakınlığını artırdı, son zamanlarda yeniden bir çığır açtı. Bu işin arkası kesinlikle gelmelidir ve gelecektir de.

 

Selam filmi zaten var olan destansı binlerce hikayenin bir özeti gibiydi. Başta filmin ismi çok çok isabetli olmuş. Selama yüklenen mana, barış esenlik vb. gayet oturmuş. Başlarda biraz sıkılmakla beraber film ilerledikçe olayların akışına kaptırdık kendimizi. Aşk hikayesi olayı daha da akıcı hale getirdi. Seçilen ülkelerin özellikle Müslüman coğrafyanın kan ve gözyaşıyla sulanan mekanları olması dikkat çekiciydi. Müslümanlara yoğun mesajlar vardı filmde. İhlaslı olma, gözü kara olma, hedef koyma, israf etmeme, Allah için sevme, idealist olma, farlılıkları birleştirme gibi onlarca mesaj iyi bir hikayenin içine güzelce yerleştirilmişti. Burası çok çok önemli. Direkt mesaj verilmeye çalışıldığında bazen itici oluyor. Önemli olan bilinçaltına hitap etmek. Ama bazen de tam tersi açık açık mesaj vermek hoşa gidebiliyor. Bu film de ikisi de vardı. Hikayenin serim, düğüm, çözüm bölümlerinin iyi kurgulanması, ayrılan yolların birleşmesi, ortak bir türkünün yüreğimizin tellerine dokunması çok çok güzeldi.

 

Sinema, tiyatro ve müzik gençlere ulaşmanın en kolay yolu. Bu yolları artık profesyonelce kullanmak zorundayız. Minyeli Abdullah gibi filmlerle başlayan Yücel Çakmaklı’ların, Mesut Uçakan’ların, Mehmet Tanrısever’lerin açtığı yolun genç yönetmenlerle devam ettirilmesi gerekir. Tiyatro da aynı şekilde. Necip Fazıl’ın açtığı yol maalesef yeterince genişletilemedi. Meydan adamlara kalınca muhteşem rezaletler de her yeri kaplıyor maalesef. Bir de bu işler para, emek ve yürekle dönüyor. Öyle kolay değil.  Selam filminin yapımcısından sponsorlarına, yönetmeninden oyuncusuna ve izleyicisine kadar herkese çok çok teşekkür ederim. Arkası gelir inşallah… Filmi izlemeyenlere ailecek izlemelerini tavsiye ederim…

İşte Fragmanları


  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

 

Şeref Akbaba

Şair- yazar Şeref AKBABA 18.03.2013 tarihinde Maltepe Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde ‘Okumak ve Aksiyoner Olmak’konulu bir konferans verdi. Yoğun ilginin olduğu konferansta Akbaba ‘başta temel İslami kaynakların sonra da edebi eserlerin okunması gerektiğini, inançlı insanların edebiyata sahip çıkmalarının bir zorunluluk olduğunu bu doğrultuda kendilerinin yıllardır AY VAKTİ dergisiyle edebiyata ve sanata hizmet ettiklerini söyledi.  Şeref Akbaba sözlerine şöyle devam etti: ‘ Bugün Mevlana ile ilgili birçok eser kaleme alınıyor; ama sadece soyut bir aşktan bahsediliyor. Mevlana’nın namaz kıldığından bahseden yok. Çünkü yazarın dünyası farklı.  Bundan dolayı inançlı insanlar hikaye yazmalı, roman yazmalı, edebiyatla ilgilenmeli. Ayrıca Müslüman bir genç sadece okumakla kalmamalı. Aynı zamanda aksiyoner olmalı. Bulunduğu ortamda lokomotif olabilmeli. Çevresini aydınlatmalı’ dedi. Konferansın sonunda ‘AY VAKTİ’ dergisi sergilendi ve yazarımız kitaplarını imzaladı.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Mehmet Zelka, Türkiye Akademisyenler Platformu Başkanı Prof. Dr. Osman Çakmak ve Düzenleme Kurulu Üyesi Yrd.Doç. Dr. Nadir Çomak’ın yaptığı açıklamada, Türkiye’de hemen her alanda öykünmeci ve kopyacı bir anlayışın hâkim olduğu belirtilerek, “Artık kendimiz olmak, evrensel bilim ve hikmetten beslensek de kendi kültür ve medeniyetimizin gereği olan üslubu bulmak zorundayız. Okullardaki eğitim bunu kazandırmıyor. Bazı olumlu düzenlemeler yapılsa da meselenin özellikle “paradigma” boyutuyla ciddi şekilde  irdelenmesine ihtiyaç var. Bilim diye, objektiflik diye sunulan pozitivist, determinist, materyalist anlayış zihinleri şekillendirmeye devam ediyor. Sağlam bir  “ilim” ve “irfan” dersi almadan bu virüsün etkisinden korunma imkânı neredeyse yok gibi! Kuru bir “malumat eğitimi” yerine gerçek bir “kişilik eğitimi” vermek ve “eğriliklerin mekânı” halin

e gelen okulları “doğruluk atmosferinin” solunduğu; aklı olduğu kadar kalbi de terbiye eden  mekânlar haline dönüştürmek durumundayız. İşte bu amaçla eğitim düzen ve anlayışımızı revize ederek yeni bir paradigma, müfredat ve içerikle buluşturmanın vakti gelmiştir” ifadeleri yer aldı.


PANEL PROGRAMI:

08 Şubat 2013, Cuma

1. OTURUM
 EĞİTİME MEDENİYET PERSPEKTİFİ

• Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi Rektörü
09:30-12:00

• Prof. Dr. Adnan Ömerustaoğlu, Üsküdar Üniversitesi
Farklı Bilim Anlayışlarından Nasıl Bir Eğitime?

• Prof. Dr. Zekai Şen, İstanbul Teknik Üniversitesi
Bilim Felsefesi Sürecinde Medeniyetimiz ve Kültürümüz

• Doç. Dr. Necati Aydın, King Saud University
Seküler Bilimin Tanrıları ve Seküler Eğitim

• Dr. Yusuf Kaplan, Gazeteci ve Yazar
Eğitime Medeniyet Projeksiyonu

2. OTURUM

DERS KİTAPLARININ FELSEFİ ARKA PLANI
• Prof. Dr. Mehmet Zelka, Üsküdar Üniversitesi
13:30

• Doç. Dr.  Caner Taslaman, Yıldız Teknik Üniversitesi
Modern Çağda Din-Felsefe-Bilim İlişkisi

• Prof. Dr. Adem Tatlı (emekli)
Bir Bilimsel Sapma Olarak Evrim

• Yrd. Doç. Dr. Ömer Faruk Noyan, Celal Bayar Üniversitesi
Materyalist İdeolojinin Kıskacında Bilim ve Eğitim

• Prof. Dr. Osman Çakmak, Yıldız Teknik Üniversitesi
Ülkemizde Fen Eğitiminin Bilimselliği ve Çağdaşlığı
Üzerine Bir Değerlendirme

3. OTURUM

EĞİTİMİN SANAT-MESLEK VE AHLAK BOYUTU

(A Salonu)
• Prof. Dr. Sabahattin BAYRAM, Ankara Üniversitesi
15:30

• Prof. Dr. Mustafa Kara, Uludağ Üniversitesi
Nurettin Topçu ve  Maarif Davamız,

• Prof. Dr. Himmet Uç, Dicle Üniversitesi,
Dünya Fikir Sanat Estetik ve Din Yorumunda Bediüzzaman

• Yrd. Doç. Dr. Nadir Çomak, Muş Alpaslan Üniversitesi
Müfredat Geliştirme ve Ders Kitabı Yayıncılığında Yeni Perspektifler

• Dr. Mahmut Tuncel, M. E. B. bakanlık müşaviri
FATİH Projesi ve TÜBİTAK  Proje Desteği ile Açılan İmkanlar

(B Salonu)
• Prof. Dr. Ahmet Kayacık, Erciyes Üniversitesi
15:30

• Prof. Dr. Şadi Eren; Iğdır Üniversitesi
İlimden İrfana: Eğitimde Akıl-Kalp İttifakı

• Dr. Hakan Yalman, Araştırmacı Yazar
Yeni Varlık Algısı ve Doğru Bir Eğitim Anlayışı Oluşturma Yolunda Mana-yı Harfî ve Adalet-i Mahza

• Dr. Ramazan Balcı, İstanbul Üniversitesi
Bilim ve Sanatta Geri Kalmışlığa Çözüm Olarak  Medresetü’z-Zehra Projesi

• Yrd. Doç.  Dr. İbrahim Erşahin,
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi
Bir İlim ve İrfan Okulu Risale-i Nurlar İçin Müfredat ve Eğitim Pratiği

• Doç. Dr. Halim Ulaş,  Atatürk Üniversitesi
Eğitimde Etik /Karma Eğitim ve Ahlaki Yozlaşmaya Karşı Demokratik ve İnsanî Çözümler

ÇALIŞTAY KONULARI:
09 Şubat 2013, Cumartesi
• Eğitimde Müfredatın Felsefesi Veya “Kimliğinin” Yeniden Tanımlanması
• Eğitimde Bilimselliğin Ve Verimliliğin Boyutları (Zihniyet-İnsan-Teknoloji)
• Eğitimde Yeni Materyal Gelişimi Ve Ders Kitaplarının (Materyallerinin) Yeniden Hazırlanması
• Sosyal Sorumluluk Projelerinde Güzel Örnekler
• Karma Eğitim Konusunda Yeni Yaklaşımlar
• Evrensel Değerler Işığında Üniversitelerin Yeniden Yapılandırılması

ZÜBEYİR EMRE
Sungur Ağabeyi lise yıllarımda Erzurum’a gelişlerinde tanıdım. Kahraman, azametli bir o kadar mahviyet ve tevazu sahibi… Kırkıncı Hocamla mülatefe tarzında konuşmalarına bu gözler bu kulaklar çokça şahittir. Sonra İstanbul…Bedii dershanesinde şehit Cevdet Ağabeyin o latif sesinden dinlediğimiz doyumsuz Nur dersleri…Sık sık ziyaretçiler gelirdi. Dünyanın dört bir yanından nurlu simalar…Sungur Ağabey Risale-i Nur’u çok çok okutur yer yer izah ederdi. İzahlarını yine Risale-i Nur üzerinden yapardı. Bazen de hatıralarından anlatırdı. Üstadla olan hatıralarından…Risale-i Nur, aslı bozulmadan kıyamete kadar okunacaksa bunda Sungur Ağabeyimizin çok büyük bir hissesi vardır.
 Sungur Ağabey’in cenaze namazına nefes nefese yetiştim… Fatih Camisine koşarak giderken bir de baktım ki etrafıma ne göreyim… Onlarca insan da benim gibi koşuyor camiye doğru. Caminin avlusunda iğne atsan yere düşmez. Tanıdık tanımadık binlerce nurlu sima… Türkiye’nin kuzeyinden güneyinden, doğusundan, batısından binlerce mübarek insan koşup gelmiş Sungur Ağabey’i Allah’ımıza peygamberimize, üstadımıza uğurlamaya… Cenazede ne yalan söyleyeyim hüzün değil bir coşku bir heyecan hissettim. Sarılanlar, kucaklaşanlar, Risale-i Nur’un bu denli muvaffakiyetini gözyaşlarıyla temaşa edenler, elinde kamera manzarayı ölümsüzleştirenler…  Dünyanın dört bir yanından gelenler de dikkatimi çekti. Rusya’dan Azerbaycan’dan, Almanya’dan gelenler gördüm. Tabi bir de benim göremediklerim vardır… Melekler, ruhaniler, abdallar, veliler…Siyasetten de en üst seviyede vefa gördü Sungur Ağabey’imiz. Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan bizzat omuz verdi tabuta. Yıllarca müspet hareket eden, eline bir çakı bile almayan, anarşi çıkarmayan bu mübarek cemaate devletin geç de olsa değer vermesi devletimiz için bir kazançtır. Zira Sungur Ağabeylerimiz, Zübeyir Ağabeylerimiz hapisleri göze aldılar. Hapishaneleri dershane yaptılar. Bir kitap, bir seccade, bir bardak çay birkaç imanlı sima yetti üstadımıza, ağabeylerimize… Demek ki devletin nura sahip çıkması devletin karına… Risale-i Nur yoluna devam etti, ediyor, edecek. Her halükarda etti, yine edecek. Diyanet İşleri Başkanı’mız Mehmet Görmez de Sungur Ağabey’in cenaze namazına katılarak hem onurlandı hem de bizleri onurlandırdı.
Defin esnasında da muazzam bir kalabalık… Dualar, Yasinler, Fatihalar… Sonra gözleri çakmak çakmak dolduran bir dua…Kimin ağzından çıktı o güzelim dua bilmiyorum ama hepimizi ağlattı o nurani ifadeler…

 

Abdullah Yeğin, Ahmet Aytimur, Seyyid Salih Özcan, Hüsnü Bayramoğlu, Said Özdemir, Mehmet Fırıncı, Abdulkadir Badıllı, Mehmet Kırkıncı gibi üstadımızın talebeleri de Sungur Ağabey’e son görevlerini yapmak için gelmişlerdi. Ne güzel bir dava arkadaşlığı Allahım…

 

Ertesi gün Zaman gazetesinde Fethullah Gülen Hocaefendi’nin taziyesini gördüm. Dava arkadaşlığı sınırlar, okyanuslar tanımıyor çok şükür…

 

Sözlerimi üstadın şu sözleriyle bitiriyorum:

Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.

Mekanın cennet olsun ağabey…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

YABANCI

18 Kas
0

BELKIS GÜRSOY

Yabancı” kelimesi “bizden olmayan”, “gayr”, “başka”, “özge”, “yad”, “el”, “bigane”, “ecnebi”, “uzak” anlamlarında kullanılan bir kelimedir. Türk Dil Kurumu yalnz_adamsözlüğünde “başka bir milletten olan, başka devlet uyruğunda olan kimse” olarak ifade edilir. Ama lügatlerdeki tanımlar kelimelerin dar kapsamlı, sığ ve görünen anlamlarıdır. Yoksa her söz, türevleri ile beraber başlı başına bir âlem hükmündedir. Bütün kelime ve kavramlar; bazen tek başına bazen de diğer kelime veya kelime grupları ile birleşerek nice mana katmanlarını, nice çağrışım zincirlerini ve nice yaşanmışlık alâmetlerini bağrında taşıyan zenginlikler kazanırlar. Bu sebepten dilden atılan her kelimeyle beraber koca bir cihan yıkılır.

“Yabancı” kelimesi; çok geniş ve derin açılımları olan, hayatın içinde kendisine bir çok vesile ile yer bulan, canlı ve işlek kavramlardan biridir. Tanımadığımız veya bir şekilde bize ters düşen insanlar, bilmediğimiz yerler, başka kültürler, ünsiyet kesp etmediğimiz, bizde bir sıcaklık uyandırmayan her şey yabancı olarak adlandırılabilir. Zihni melekelerimizin o ana kadar ulaşamadığı, beş duyumuzun yeni karşılaştığı, hayal ve his dünyamızın yadırgadığı durumlara kendimizi yabancı hissederiz. Bir de aşina olduğumuz halde bir türlü içimize sindiremediğimiz kimseler, nesneler, konumlar vardır ki; bu hâl yabancı olmanın bir başka boyutudur.

Bilinenler de bazen gayri düşerler bize… Tanırız, anlarız dinleriz ama bir müddet sonra yolları ayırırız. Yabancı olmuşuzdur. Yar iken yad olmak, yakın iken ırak düşmek insanoğlunun tecrübe tezgâhına sıklıkla uğrayan ahvaldendir.

Ama âdemoğlunun “kendisine yabancılaşması” diye bir durum da söz konusudur. Bu hâl; biraz da insanın kendi fıtratından uzaklaşmasıdır. “İnsan fıtrat üzere yaratılmıştır.” Kişi, önce kendi nefsiyle ve sonra diğer insanlarla ve dış dünyayla anlamlı ve ahenkli ilişkiler kurduğu ölçüde kendi iç huzurunu yakalar

Felsefede “ben ve öteki”, “öteki” ve “ötekileştirme” kavramları bu “yabancı” ve “yabancılaşma” kavramları ile paralel bir seyir izler. İnsan kendine benzemeyeni kendinden öteye koyar. Biraz da onu başka bir sınıfın unsuru gibi kabul eder. Kendi dininden, kendi milliyetinden veya kendi değerlerinden olmayanı “ötekileştirmek” adeta çizginin dışına yerleştirmek, başka bir halkaya dahil etmek; kinsanlık tarihinde sıklıkla rastlanan bir yeryüzü gerçeğidir. Kendisini ve kendi kabullerini bir üst yerde görme insanda bir tatmin ve kendini iyi hissetme hâli yaratır. Kişi şahsi varlığını ve kendi mensubiyet alanlarını benimser, olumlar ve yukarıda bir yere koyarken, muhatabını eksikli, kusurlu ve değersiz görerek onu bir başka kategorinin içinde algılar. Bu “ötekileştirme” bazen “ben”in dışında kalan her şeyi kapsarken, bazen de sadece belli kriterlere göre kendisine yön çizer.

Yabancı kavramına edebiyat dünyasından hareketle de bir açıklık getirmeye çalışılabilir : Genel olarak bakıldığında tıpkı beşer planında yaşandığı şekliyle edebi eserlerin muhtevasının da üç ana unsur etrafında şekillendiğini görülür :

-İnsanın yaratıcısıyla, kendi kaderiyle ve evrenle olan alışverişinin anlatıldığı eserler.

Yani mikro-kosmos ile makro kosmos münasebetini işleyen ürünler.. Antik Çağ trajedileri ile Orta Çağ ve Yeni Çağ Doğu ve Batı dünyasının birçok edebî eseri bu zümreye dahil edilebilir. Sophokles’in Kral Oidipus’u gibi.

- İnsanın toplumla, toplumdaki diğer fertlerle kurduğu alışverişin anlatıldığı eserler..

Bu tip eserlerde çoğu yerde hem fert ile toplum hem de fert ile toplumun ortaya koyduğu değerler çatışır.

19. Yüzyıl romanlarının önemli bir kısmı bu vadide zikredilebilir. Balzac’ın eserleri gibi..

Yakup Kadri’nin meşhur “Yaban” romanı da bu hususa bir örnek teşkil eder. Bu eserde ülkesinin köylüsüne tepeden bakan ve onun değerlerini hor gören aydın tiplemesi kıyasıya eleştirilir. Sözde aydın halkı hor görür görmesine ama halk da kendinden olmayan bu sahte aydını benimsemez. Onunla arasında aşılmaz mesafeler olduğunu bilir. Aydın ile halk arasındaki münasebet oldum olası bir kopukluk arz etmiştir bizde. Son zamanlarda ülke genelinde halk- aydın kaynaşmasına doğru bir gidişin serpilip geliştiğini söyleyebiliriz. .

-İnsanın bizatihi kendisiyle alışverişini anlatan eserler : 20. Yüzyılın modern ve post- modern edebi eserlerinin bir çoğu bu duruma örnek teşkil eder. Bu kabil eserlerde kendi “ego”su ile sınırlandığından dolayı daralmış olan “ben”in serüveni anlatılır. Bu “ben”in kendisiyle olan münasebeti sancılı ve ıstıraplıdır. Eugene Ionesco’nun, Gergedan’ı, Kel Şarkıcı’sı, Franz Kafka’nın Dava ve Şato’su, Jean Paul Sartre’ın Bulantısı, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı gibi onlarca eser bu konuya örnek teşkil edebilir. Aslında bu tip kalem mahsulleri kendi “ben”i içine hapsolup kalmış ve bir çıkış yolu bulamamış olan ferdin bir “imdat çığlığı” mesabesindedir.

Kendi içinde bir açık kapı yakalamak adına kendi etrafında dönüp dolaşan fert bir yerde tıkanıp kalır ve bu durumda kendisine yabancılaştığı gibi yakın ve uzak çevresine de yabancılaşır. Albert Camus’un “Yabancı” adlı romanı bu anlamda ilk akla gelen örnek eserlerden biridir. Bu romanda etrafında olup bitenlere karşı tamamen kayıtsız olan hattâ annesinin ölümü karşısında bile duyarsız kalan bir kahraman söz konusu edilir. Durduk yerde adam öldüren bu kimsenin amaçsız ve yavan hayatının bir hastalık tezahürü mü yoksa kendisine ve topluma karşı bir yabancılaşma hâli mi olduğu hususu eleştirmenlerce bir hayli tartışma konusu edilmiştir. Belki de bu tiplemeden yola çıkılarak hayatın gayesini kaybeden, kendisine ve dünyanın gidişine bir anlam veremeyen ve ölümü mutlak bir son olarak kabul eden insan için her şeyin saçma (= absürt) sayılışı söz konusu edilmektedir. Bu bir anlamda dünya ve dünyeviliği değersizleştirme veya reddetme hâlidir de.

Her insan başlı başına bir âlemdir. Bu âlem nefsinden başlayarak önce âile ve yakın çevresine, sonra mahalli olana, akabinde milli olana ve nihayet evrensel olana doğru basamak basamak açılır. Bu halkalar arasındaki köprüleri sağlam kurmak, geçişleri ahenkli kılmak bizim kendimizi bulmamıza, nefsimizi bilmemize vesile sayılır.. Bu sağlıklı iletişim ağı kendisiyle ve çevresiyle barışık olma sonucunu doğurur.

Gök kubbenin altında mevcut olan her şey bir bütünün parçasıdır aslında. Bu gözle bakıldığında ayrı gayri yoktur. İşaret taşlarına dikkat ettiğimizde bizim kültür kotlarımızda bir manada yaban ve yabancı da yoktur. Yaradanla- yaratılanın alışverişini iyi kurabilmiş ve kâinat kitabını iyi okuyabilmiş olan Koca Yunus, aşağıdaki mısralarla bu konuda bize altından bir anahtar verir.

 

Yetmiş iki millete bir gözle bakmayan
Halka müderris olsa da; Hakk’a âsîdir.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

ZÜBEYİR EMRE

Aziz kardeşim,

Bu yazımda sana üslup ve içerik konusundan bahsedeceğim. Yazı yazarken/konuşurken üslup ve içerik hep çıkar karşımıza. Etle tırnak neyse üslupla içerik de odur. Bitişik ikizler gibi hep yan yana görürüz onları. Onları ayırdığımızda birinden birini feda etmek zorunda kalırız.

 

Yazarken ve konuşurken öncelikle içeriğe vakıf olmamız gerekir. Hangi konuda yazmak ya da konuşmak istiyorsak öncelikle o konuyu araştırmalı ve o konu hakkında fikir sahibi olmalıyız. Dünyanın en iyi yazarından/hatibinden bilmediği bir konu hakkında yazmasını/konuşmasını istesek muhtemelen iki tip davranışla karşılaşırız. Ya muhatabımız konuya vakıf olmadığını açık yüreklilikle söyleyip susar ya da bilgisizliğini üslubuyla kapatmaya çalışarak cerbezeye( demagoji) kaçar tarzda iddiasını süsleyerek pazarlamaya çalışır. Halbuki temelsiz yani içerikten yoksun bir mevzu ne kadar süslenirse süslensin temelsiz bina gibi çökmeye mahkumdur.

 

Yazmadan/ konuşmadan önce doğru ve sağlıklı bilgilerle mücehhez olmak gerekir. İçeriğin omurgasını doğru bilgi oluşturur. İçerik yalan yanlış bilgilerden oluşuyorsa üslup bastonuna dayansak bile belimizi düzeltmemiz mümkün olmaz. Bu meyanda özellikle akademik çalışmalardan istifade edebiliriz. Yine içerik temini noktasında interneti kullanmakla beraber her zaman bu bilgi denizine ihtiyatlı yaklaşmakta fayda vardır. Çünkü her hangi bir ülkesi olmayan korsan bilgiler bu denizde yelken açmış durumdadır.

 

Şimdi gelelim üslup meselesine. Doğru ve sağlıklı bir içeriği pazarlama,  sunma aşamasında üslup devreye girer. Üslup içeriğin öncü kuvveti gibidir. Okur/dinleyici önce üslupla sonra içerikle karşılaşır. Halbuki yukarıda ifade ettiğim gibi yazar/hatip önce içeriğe sonra üsluba ehemmiyet verir.  Okuru/dinleyiciyi üslubumuzla fethetmeye başlarız. Eğer söylediklerimiz de doğruysa artık muhatabımız kalbinin ve aklının anahtar külçelerini bize kendi eliyle teslim eder. Aksi takdirde bizimle savaşır ve bizi kendinden uzaklaştırır.

Bir yazarın/konuşmacının üslubu nasıl mı teşekkül eder? Anlatayım. Çocukluğumda babam arıcılık yapardı. Bir arıcı eğer arısına sadece şeker yedirirse arı artık çiçek çiçek dolaşıp polen toplamaz. O hazır şekeri bala dönüştürür. Bu bal kalitesizdir. Çünkü hemen şekerlenir. Eğer bir arıcı kovanlarını sadece bir çeşit çiçeğin olduğu bölgeye koyarsa arı balını tek tip çiçekten yapar ki bu bal da kalitesiz olur. Ne tadı, ne kokusu, ne de rengi istenilen kıvamdadır. Son olarak eğer arıcı envai çiçeğin tebessüm ettiği bir araziye kovanlarını koyar, yeri ve zamanı geldiğinde de uygun oranda şeker verirse o bal mükemmel olur. Tadıyla, kokusuyla, rengiyle ye beni, ye beni diye dile gelir adeta.

 

Bir yazarın/ konuşmacının sözlerini birebir aktarma birinci örneğe, sadece bir yazardan/konuşmacıdan beslenme ikinci örneğe, farklı farklı yazar ve konuşmacılardan istifade etme de üçüncü örneğe benzer.

Bugün gazetelere, televizyonlara… baktığımızda ya içerikten ya da üsluptan mahrum yazarlarla, konuşmacılarla karşılaşıyoruz. Her iki meziyeti kendinde cem edene ise anzer balı gibi nadirattan rastlamaktayız.

 

Akademisyenlik daha çok içeriği besler, sanatçılık ise üslubu. Zihnimizde idealize ettiğimiz aydın modeli ise içerikle üslubun ahengini, tenasübünü yakalamış kişidir.

 

Bizler gerçek aydınlar olmak emelindeyiz. O zaman işe içerikle üslubu barıştırmakla başlasak iyi olur sanırım…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

DÜŞÜŞ

6 Ağu
0

METİN KARABAŞOĞLU

YOLCULUK, KIYMETİNİ bilirsek, düşünmenin ikiz kardeşi..

Tren mutad seyrinde ilerlerken, zihnim atamız Âdem’in cennetten yeryüzüne yolculuğu ile meşgul.

Bizim ‘inmek’le karşıladığımız bu yolculuğun Garp diyarındaki karşılığı ‘düşüş.’ Hz. Âdem, yeryüzüne indi mi, düştü mü?

‘İnme,’ bu serencamın ceza boyutunu ilk anda çağrıştırmıyor; ‘düşüş’ ise, olayda ‘ceza’dan başka bir veçhe bırakmıyor.

Peki, Âdem’in yeryüzüne inişi bir ‘ceza’ mıydı gerçekte; yoksa, zahiri ‘ceza’ olarak görülen bu olayın ardında mukadder bir rahmet mi saklı?

Âdem hep cennette mi olsa âdemiyetin nihayetine erişirdi, yoksa âdemiyetin inkişafı için yeryüzüne inmesi bir zaruret miydi?

Hem, ‘düşme’de yeryüzünde hayata ‘trajedi’ yükleyen bir taraf gizli; ‘inme’ ise yeryüzünü bir ‘misafirhane’ olarak görmemize elverişli.

Tren durakları birer birer ziyaret edip dur-kalk ilerlerken, sorular birbirine eklenen katarlar misali diziliyor zihnimde.

Sonra, tekrar başa dönüyor zihnim: Hz. Âdem yeryüzüne ‘indi’ mi, ‘düştü’ mü?

Derken, tren yolu boyunca, sonbaharın ilk yağmurlarıyla boy vermiş taze otlar gözüme takılıyor.

Bir de, hafif hafif çiselemekte olan yağmurun otlar üzerinde bıraktığı damlacıklar…

Katreler, yeryüzüne iniyor mu, düşüyor mu?

Sonra, yağmurun gökten yere yolculuğu yerine, yerde olup bitene dönüyor zihnim.

Ama iniş, ama düşüş; görülen o ki, yağmur damlaları yere değip toprakla buluşunca rahmet hâsıl oluyor. Tek başına su, tek başına toprak bir anlam ifade etmez iken, bu buluşmadan nice nice hayatlar, nice nice sanatlar, nice nice güzellikler ve rahmetler zuhur ediyor.

Ama aynı su, toprağa değil, taşa, kayaya isabet edince, kayanın içine bir yol bulmadıkça yahut kayanın üstünden akıp toprağa kavuşmadıkça, bir anlam taşımıyor.

Keza, gökten yere inenin, su olduğu takdirde bir anlamı var. Gökteki su yerdeki toprak ile buluşunca rahmet tecelli ediyor; ama gökten su değil taş ‘inecek’ veya ‘düşecek’ olsa, bunun bir rahmete cilvegâh olabilmesi için, o taşların yine su ile kavuşmaları, suyun içlerine nüfuz etmesi, onları çatlatması, ufalaması, kimbilir kaç bin sene sonra toprağa dönüşmelerini sağlaması gerekiyor.

Yani, işin özü ‘inmek’te veya ‘düşmek’te değil.

İşin özü, ne olarak düştüğümüzde?

Gökten yere su inince veya düşünce rahmet, taş inince veya düşünce âfet, gazap, felâket…

O halde, âdeta atamız Âdem’in cennetten yeryüzüne yolculuğu misali, cennet-misal bir hal ve hatıra üzere olduğumuz çocukluktan çıkıp irademizi kuşanıp o irademizin ağırlığınca yeryüzüne doğru yol alırken, hangi keyfiyette olduğumuza bakmalı?

Su gibi mi inmekteyiz, taş gibi mi?

İç dünyamızı başka dünyalara tevazu ile açıp bir büyük buluşmayı vâki kılmaya mı talibiz, yoksa kimliğimizi kimseyle paylaşmadan öyle kaskatı durmaya mı?

Dönüşmeye mi razıyız, değişmeden durmaya mı?

Âdem de yeryüzüne indi, İblis de…

Bu bir ‘düşüş’ ise eğer, Âdem de düştü, İblis de…

Ama biri o düşüşten ebedî cennet meyvesi devşirdi; çünkü su gibi indi, kaskatı bir benlik ile değil. Su gibi indiği veya ‘düştüğü’ için, en kötü haliyle ‘zühre’ oldu, toprakta biten çiçeklere dönüştü. Ama daha iyisi, ‘nâr-ı aşk’ ile çabuk tebahhur edip semaya doğru yeniden başladı yolculuğu

Öteki taş gibi indi; taş gibi yere çakılı kaldı.

Düşüyor muyuz, iniyor muyuz; bu soru beni ikinci derecede ilgilendiriyor artık.

Benim için daha geçerli soru, şu: Taş gibi mi, su gibi mi benliğimiz?

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

MEHMET NİYAZİ

 

Erol Güngör’ün ‘Kelami Sahada Estetik Yapı Organizasyonu’ adındaki doktora tezini okuyanlar, büyük bir bilim insanının doğuşunu müjdeleyen şafak vaktini sezebilirler.

 

Roman, hikâye, deneme, fıkra yazanların kalıcı ürünler vermek istiyorlarsa, bu tezi okumaları şarttır. Hacmi küçük, fakat muhtevası büyük olan kitapçığında ele aldığı konuya şu soruya cevap aramakla başlamaktadır: “Bir resimde güzelliğin renkler veya şekiller arasındaki, bir heykelde nispetler arasındaki, bir musiki eserinde sesler veya melodiler arasındaki muayyen münasebetlerden doğduğu hakkında çeşitli iddialar ortaya atılmakta ve estetik organizasyon muayyen prensiplere istinat ettirilmektedir. Acaba kelami yapılarda -manalı sözlerden terettüp eden eserlerde- bu organizasyon hangi prensiplere dayanmaktadır?”

 

Rahmetli, değişik gazete ve dergilerde makaleler yazardı; bazen hikâye, roman tahlil ve tenkitleri yapardı. Ne güzel şeyler yazıyor, gerçek bir sanat eserinin sahip olması gereken özellikleri nasıl da gün ışığına çıkarıyor diye zevkle okurduk. Ötüken Yayınevi’nin kitap olarak yayınladığı doktora tezinden haberimiz olmadığı için bu güzelliklerin nereden geldiğini bilmiyorduk. Meğer sanatın özünü kavramış; eline aldığı ürünü ölçülerine vurup bize sunuyormuş. Yazılarında, aynı zamanda bir makalenin nasıl yazılacağını da gösteriyordu. Güngör’ün de belirttiği üzere anlatıya dayalı eserlerde olay ek unsurdur; tasvir ve tahliller önemlidir; ortaya çıkarılan karakterler eserin taşıyıcısıdırlar; merak unsuru okuyucuyu sürükler; fakat bir eserde aranacak en önemli unsur muvazenedir, ölçüdür.

 

‘Değerler Psikolojisi Üzerinde Araştırmalar’ adındaki kitabını profesörlük tezi olarak kaleme almıştır. Bunda ‘Ahlak Psikolojisi, Ahlaki Değerler ve Ahlaki Gelişmeler’ üzerinde durmuştur. Ahlak denince akla iyi olmak, çevredekilerin iyi bulduğu şekilde hareket etmek gelir. Eserine felsefenin temel meselelerinden biri olan ‘İyi nedir?’ sorusunu ele alarak başlamış. Bu konuda görüş ileriye süren filozofları elinin tersiyle itip şöyle demiş: “İyi, tarife gelen bir şey değildir; yani kendinden başka bir şeyle tarif edilemeyip sadece sezgi ile kavranabilir.”

 

Bilim insanı olan Erol Güngör’ün branşı sosyal psikolojidir. Bu konuda dışarıdaki literatürü ne denli takip ettiğini eserlerindeki kaynaklardan anlıyoruz. Söz konusu bilim dalının alanında yer alan ‘Nazariye ve Problemler’i ihtiva eden David Krech’in ‘Sosyal Psikoloji’ kitabını da dilimize kazandırmıştır. Ülkemizin sorunları onu meşgul etmeseydi, branşında dünyada mutlaka başvurulması gereken bir isim olurdu. ‘Dünden Bugünden; Tarih, Kültür, Milliyetçilik’, ‘Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik’, ‘Türk Kültürü ve Milliyetçilik’ gibi makalelerinden oluşan fikri eserlerine dikkat edince, insanda makalelerin ileride kitap olacağını düşünerek kaleme aldığı izlenimini uyandırmaktadır. Çünkü konularda bütünlük var; eserlerde tekrara rastlanmadığı gibi, makalelerin birbirine lehimlendiği de hissedilmiyor. Bu eserleriyle Ziya Gökalp’ten başlayan milliyetçiliğin klasik çizgisini sürdürmektedir.

 

“İslam’ın Bugünkü Meseleleri”, “İslam Tasavvufunun Meseleleri”, “Tarihte Türkler” ise onun araştırmaya, aynı zamanda da yoruma dayalı eserleridir. Adı “İslam’ın Bugünkü Meseleleri” değil de “Müslümanların Bugünkü Meseleleri” olsaydı muhtevasını daha iyi izah etmiş olacağını önsözündeki şu cümlelerden de anlıyoruz: “İncelediğimiz meseleler arasında siyasi konular yoktur. Biz siyasete meslek olarak yabancı bulunduğumuz gibi, İslam davasının öncelikle siyasi bir dava olduğuna da inanmıyoruz. Müslümanlar yeni bir medeniyet kurarak varlıklarını korumak ve yüceltmek mecburiyetinde bulunuyorlar. Bu ise her şeyden önce fikir ve sanat alanında yoğun gayretler sarf etmekle mümkün olur.” Erol Güngör’ün fikir yanından söz edince tercümelerini görmezden gelmek mümkün değildir. Avrupa medeniyetini inşa eden Paul Hazard’ın ‘Batı Düşüncesinde Büyük Değişme’, Robert B. Downs’un ‘Dünyayı Değiştiren Kitaplar’, John U. Nef’in ‘Sanayileşmenin Kültür Temelleri’, Kenneth Boulding’in ‘Yirminci Asrın Manası’ gibi kitaplarını dilimize kazandırmıştır. Bunları okuyan, tercüme kokusu almaz. Rahmetli aynı zamanda bir tercüme üstadıdır.

 

Yahya Kemal’in “İsmail Safa’nın en güzel eseri Peyami’dir” esprisini hatırlayanlar, bunu Mümtaz Turhan’a uygulayarak şunu söyleyebilirler: Mümtaz Hoca’nın ‘Garplılaşmanın Neresindeyiz’, ‘Kültür Değişmeleri’ gibi ciddi eserleri var, ama herhalde onun en önemli eseri Erol Güngör’dür.

 

Zaman Gazetesinden alınmıştır.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Makale

ZÜBEYİR EMRE

22

Aziz kardeşim, şu güzel Ramazan hürmetine idrak ettiğim bir hakikati seninle paylaşmak istiyorum.

Aziz kardeşim, malayani işlerin maksadı geri bıraktığı hakikatini biliriz. Malayani işler ne ahretimize bir fayda sağlar ne de dünyamıza. Malayani boş iş demektir. Faydasız söz ve ameller de malayaniye girer. Boş işlerle uğraşan adama da boş adam denir. Bir adam ne olduğunu anlamak istiyorsa önce ne yaptığına baksın. Milletin dedikodusunu edip bir de üstüne iftira edene alim denmez  müfteri denir. Zulmeden idareciye adil yönetici değil zalim denir.İnsan aslında ne ile uğraşıyorsa odur. Tüm isimlendirmeler meşgul olunan işe göre yapılır. Yani isim fiile tabidir. Mesela tefsir işiyle uğraşana müfessir, hadisle iştigal edene muhaddis, ilimle hemhal olana alim, ibadeti hayatının merkezine alana abid… denir.

Yalan söyleyene yalancı, kumar oynayana kumarbaz, iftira atana müfteri… denildiği gibi. Bazen insan sorar kendi kendine, ben kimim diye? Bu sorunun cevabı çok basittir aslında. Ne yaptığımıza, neyle uğraştığımıza, neyde fani olduğumuza bakarak aslında ne olduğumuzu ya da en azından ne olmadığımızı daha rahat anlayabiliriz. Gerçi her ilimle uğraşan gerçek alim değildir o başka mesele. Ama en azından ilimle uğraşmak alim olmanın ilk şartıdır.

Bazen insanın meşgul olduğu şeyin ya da içinde fani olduğu meselenin o kişiye yapıştığını, o kişide karar kıldığını düşünüyorum. O kadar ki belli bir zaman sonra o zatı yaptığı işten ayıramaz oluyoruz. Hatta isminden önce mesleği ya da uğraştığı iş geliyor aklımıza.

Gün içinde okuduklarımız konuştuklarımız, yediklerimiz, iştiklerimiz, izlediklerimiz…hepsi bizi oluşturuyor. O zaman yaptığımız işe bir kere daha bakmamız gerekmez mi?

Öyleyse bizler neyle uğraşmalıyız, ne yapmalıyız? Öncelikle yürekten ve samimi olarak iman etmeliyiz ki mümin olalım. Sonra inandıklarımızı samimi olarak yaşamalıyız ki Müslüman olalım. İlimle hemhal olmalıyız ki alim olalım.  İbadet hayatımız olmalı ki abid olalım. İhlaslı olmaya gayret edelim ki muhlis olalım. Allah yolunda ceht gösterelim ki  mücahit olalım. Düşünelim ki mütefekkir aydınlar olalım. Himmetimizi milletimiz haline getirelim ki tek başına bir millet olalım. Ne olmak istiyorsak o işi yapmak zorundayız kardeşim.

Azizim, İsmimizi yaptıklarımız; yaptıklarımızı, meyillerimiz; meyillerimizi dualarımız belirliyor. Allahtan iyi işleri yapmayı isteyelim…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

SÖZ TOHUMU

28 Tem
0

İbrahim ERŞAHİN

 

Bir tohumdur, çekirdektir söz.tohum

Ya hayattar bir özü bağrında taşır, ya da çürük ve kof bir mirastır yarınlara.

*

Özel bir iklimde büyür söz tohumu.

Bir toprak, bir su, hatta bengisu gereklidir filiz vermesi için.

Her tohum gibi bir iklimin çocuğudur her bir söz de.

Gönül iklimidir bu.

Ama mutedil değildir bu iklim, dalga dalgadır.

Nahif, kırılgan bir çiçektir kimi zaman.

Gün olur çetin bir granitten daha sert, daha katı hale gelir.

Yoz bir çölse mekanı, sümbüllere gebe olmaz elbette.

Şayet kamil bir kalp gibi mümbit bir toprağa düşmüşse, nadide bir gül olarak dünyaya gelir.

*

İnsana sözü veren, sorumluluk da yüklemiştir omuzlarına.

İyi ve doğrudan nasipsiz bir güzellikse sözün sahip olduğu şey, zehirli bir baldan başka nedir ki değeri!

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

KARAKOÇLAR

27 Tem
0

Beşir AYVAZOĞLU594518

Küçükçekmece Belediyesi, büyük bir kadirşinaslık göstererek “Göl Saatleri Şiir Akşamı” vesilesiyle şiirimizin emektarlarından Bahaettin Karakoç’a bir “Şeref Beratı” takdim etti.

Kahramanmaraş’ta tek başına bir şiir iklimi yaratan ve bütün zorluklara rağmen yıllarca çıkarmayı başardığı Dolunay dergisiyle edebiyatımıza seçkin şair ve yazarlar kazandıran öncü bir kültür adamı, şiirlerinden birindeki ifadesiyle “Söz atının eğerini altın gümüşle savatlamış” bir şairdir o, “kalbi cins bir attır, gönlüyse sarhoş bir süvari”… Şiiri onun gibi ve onun kadar yaşayan şair azdır; dünyaya şiirin penceresinden bakar. Onun nazarında, şiir yoksa dünya da yoktur dersem, mübalağa etmiş olur muyum, bilmiyorum. Bütün şiirlerinde Anadolu’nun sesi, rengi, kokusu ve tadı vardır. Hangi şiirini okursanız okuyunuz, daha ilk mısraında Anadolu’dan esen ve zaman zaman çok haşinleşen bir rüzgâr hissedersiniz.

Bahaettin Karakoç, neredeyse bütün fertleri şair olan bir ailedendir. Küçükçekmece Belediyesi’nden şeref beratı aldığı sırada iki yaş küçüğü olan şair Abdurrahim Karakoç, Ankara’da Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesi’nde kendisini kaçınılmaz sona götüren bir hastalıkla boğuşuyordu. 7 Haziran’da kaybettiğimiz aziz şair, şiirde ağabeyinden farklı bir yol tutturmuştu; halk şiirinden besleniyor, bu şiirin kadim formlarını kullanıyordu. Evet, bir halk şairiydi; ama bu “halk şairi” tabirini literatürdeki anlamında kullanmıyorum. Halk şiirinin formlarına ve bin yıllık ses tecrübesine bağlı, ancak bu şiire yeni zenginlikler getiren, teknik olarak son derece sağlam, ironi yüklü, imaj bakımından fazla zengin değilse de, yer yer hikmeti yakalayan etkili ve çok özel bir şiir yazıyor ve hiç şüphesiz, farklılığının arkasında entelektüel kişiliği yatıyordu.

Abdurrahim Karakoç, zengin bir şiir kültürüne sahip, memleket meselelerine herhangi bir halk şairine nazaran daha vâkıf bir şair olduğu için bu şiiri kendi içinde yenileyerek zengin bir ifade vasıtası hâline getirmişti. Bir ses yakalamıştı ve bu ses, doğrudan Anadolu halkının kalbine ulaşıyordu. Daha ilk şiirleriyle kazandığı popülarite başka türlü açıklanamaz.

Türkiye’de edebiyat ve diğer bütün sanatlar, nicedir, bu topraklarla neredeyse bütün bağlarını koparan aydınların küçük küçük kabileler halinde, hem birbirini, hem halkı yok sayarak oynadıkları bir çeşit oyun haline gelmiştir. Bu oyuna katılmayanlar ya küçümsenmekte yahut büsbütün yok sayılmaktadır. Ne kadar kabile varsa, o kadar “kanon” var. Hâlbuki sanat ve edebiyat ortamının zenginliği, çeşitlilik, çok seslilik ve bunlar arasındaki geçişkenlikle mümkündür. Belli başlı kaynaklara bakınız; Abdurrahim Karakoç adında bir şair sanki hiç yaşamamıştır! Bana sorarsanız, kılcal damarlarına kadar nüfuz ettikleri toplumu asıl etkileyenler onun gibi şairlerdir. Neredeyse yarım asırdır şiir söyleyeceksiniz, birçok şiiriniz dilden dile gezecek, ezberlenecek, türkü olup söylenecek, “Mektup yazdım Hasan’a ha Hasan’a ha sana” gibi deyişleriniz âdeta darbımesel haline gelecek, yine de yok sayılacaksınız!

Abdurrahim Karakoç aynı zamanda güçlü bir hiciv şairiydi; ama hicivlerinde, taşlamalarında Şair Eşref, Neyzen Tevfik ve bazı halk şairlerinin hicviyelerindeki kaba saba küfürlere rastlanmazdı. Zekice hicveder ve zekâ eseri bir eleştirinin en galiz küfürlerden bile daha etkili olduğunu bilirdi. “Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdına” diyen, şiirinde bütün şahsîliğine rağmen kendi iç dünyasını gizlemeyi başarmış şairler cinsindendi ve şairliğini büyük ölçüde dâvâsına adamıştı. “Mihriban” gibi şiirlerinin sayısı çok olsaydı, eminim, Abdurrahim Karakoç’un etkisi, dâvâ şiirleriyle yarattığından daha büyük, daha derin ve sürekli olacaktı. Bu şiirin, dünya görüşü farklı bir sanatçı olan Musa Eroğlu tarafından bestelenmiş olması, aslında Türkiye’de kalplerin aynı duygularla çarptığını göstermesi bakımından dikkat çekici bir hadisedir.

“Mihriban” şiiri, kim ne derse desin, Abdurrahim Karakoç’un asıl kumaşının derin aşk şairliğine çok daha yatkın olduğunu gösterir. Elbette “dâvâ”ya yönelik gür sesli kavga şiirleri ve hicivleri de halkın onun dilinden kendini ifade edişi, isyanı, öfkesi, arzuları, talepleridir. Fakat,

Yar deyince kalem elden düşüyor

Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor

Lambada titreyen alev üşüyor

Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban

….

Elim değse akan sular tutuşur

İçim dışım yanar oldu gel gayrı

gibi mısralarındaki derin duyuş ve sadeliğin arkasında gizlenen, değme şairi kıskandıracak büyük ustalığın dâvâ şiirlerinde zarar gördüğünü ifade etmeden geçemeyeceğim.

 

Aziz şaire Cenab-ı Hak’tan rahmet, Bahaettin Karakoç ağabeyimize de daha nice şiirler yazması için sıhhat ve afiyet niyaz ediyorum.

(Zaman gazetesinden alınmıştır.)

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Makale

METİN KARABAŞOĞLU

yaz

YAZMAK, FARKEDİLMEKTİR. Yazan kişi, istese de istemese de, bir gün muhakkak farkedilir. Farkedenler arasından, onu hayranlık derecesinde sevenler de çıkar, ölesiye düşman olanlar da. İster o tarafta olsun ister bu tarafta, onu farkeden herkes, ‘şöhret’ denen o ağır yükü biraz daha ağırlaştırıp yazarın sırtına bırakıp gider.

 

Şöhret farkedilmenin, farkedilme ise yazmanın kaçınılmaz bir sonucu olduğu için, şöhretin ve farkedilmenin korkusuyla yazmaktan uzak durmak, bir vazifeden kaçmaktır. Ama yazdıkça yazarın sırtında daha da ağırlaşan şöhret, bir büyük imtihandır.

Şöhret, yazara en başta kendi iç dünyasında bir büyük hesaplaşma yaşatır. Herkesin kullandığı kelimelerden böyle benzersiz cümleler kuran birini görmemişliğin etkisiyle zuhur eden bir “Ben oldum, ben erdim, ben başkayım” halet-i ruhiyesi dokuz şiddetinde benlik depremleri yaşatır insana iç dünyasında. Dışarıdan gelen övgü yüklü cümleler ise, bu ruh depreminin artçı sarsıntıları ve tsunamisi gibidir.

Dahası, bu deprem bir kere olup bitmez. Yazar, yazdıkça, bir aktif fay hattı üzerinde durmakta; yazmaktan kaçınma durumunda ise, Allah’ın verdiğini kuldan sakındığı için, zaten mes’ul olmaktadır.

Bir maneviyat zemininden beslendiği halde yazmakla gelen bu âfetlerden uzak durabilmenin, iki şeyi beraberce başarmakla mümkün olacağını öğretmiştir hayat bana. Bu iki şeyden ilki, hayatıyla hayatımıza rehberlik edecek bir büyük üstad bulmak; ikincisi, yaşça veya ilimce kendimizden küçük olanlarla istişare edebilmektir.

Gördüklerim ve okuduklarım, maneviyat zemininde yol alabilen büyük yazarların büyük üstadları olduğunu bana öğretiyor. Üstad derken, ille de yaşayan birinden; onun dizinin dibinden ayrılmamaktan, sözünden dışarı çıkmaktan söz ediyor değilim. Yunus’un Tapduk Emre ile, Mevlânâ’nın önce babası, sonra Şems ile bu mânâdaki beraberliği gözardı edilir durumda değil gerçi. Ama yanıbaşında bir üstad bulamayıp, asırlar öncesinden üstadlar edinen isimler de az değil. Kur’ân’da tevhid-i kıble ettiği yolda Bediüzzaman’ın İmam-ı Rabbanî’den, Şâh-ı Geylânî’den kitapları vasıtasıyla neler işitip de gönlüne yerleştirdiğini hepimiz biliyoruz.

Sözün kısası, bir istidad sahibi yazar, büyük üstadlar, mürşidler edinebildiği ölçüde yalpalamadan, salimen kendi kemal yolculuğunda ilerleyebiliyor.

Üstelik bu, aksi yönde örneklerle de sağlaması yapılmış bir vâkıa ne yazık ki… Ciddi bir istidad taşıyor iken, bu istidadı belgeleyen güzelim eserler ve düşünceler ortaya koymuş iken kendisini kendine üstad edinerek yarı yolda kalan, yarı yoldan dönen, yarı yolda batan, yarı yoldan sapan nicelerine de rastlıyor insan.

Bizim geçtiğimiz yoldan bizden önce geçmiş birinin rehberliği bize bir kalb, akıl ve yol selameti sağlarken, üstadsızlığın, mürşidsizliğin faturası ne yazık ki ağır oluyor.

Bunu da gördüklerim ve okuduklarım ile bildiğimden, üstadsızlığı erdem bilen, üstadlılara tepeden bakan, üstadsızlığı ile âdeta övünen biri ile karşılaştığımda, yüreğim yanıyor, içim eziliyor; yolun hangi kilometresinde gerçekleşeceğini kestiremesem de, bir manevî kaza haberinin bandı geçiyor kalbimin gözlerinden.

Farkedilmeyle birlikte ağırlaşan ‘farklılığını fark etme’ hali bizi bir büyüğün yol göstericiliğinden çekip aldığı gibi, istişare Allah’ın emri olsa bile, küçüklerle istişareden de uzak tutuyor bizi. Olduğumuz ve erdiğimiz için, yaşça veya ilimce kendimizden küçük gördüklerimizden öğreneceğimiz birşey olabileceği ihtimaline belki de farkına varmaksızın kapatıyoruz zihnimizi. Ve zamanla, sözde fikir alışverişi suretinde başlayan beraberlikler, onlar için alış, bizim için veriş olup çıkıveriyor. Çok şey öğrenmesi gerekenlerin karşısında, herşeyi bilen adamın monologu.

Halbuki, bırakalım bilgice ve ahlâkça onlardan ‘aldıklarımız’ı, gerek büyük üstadlardan istifade, gerek küçük kardeşlerimizle istişare çabası içerisinde bir nefis terbiyesi yaşıyoruz en başta. “Sen oldun, sen erdin, sen başardın” diyen nefsimize, olmanın ve ermenin tek kişilik bir eylem olmadığını; başkalarını hayatlarımıza ‘alıcı’ değil, ‘verici’ olarak da katabildiğimiz oranda olabildiğimizi ve erebildiğimizi söylemiş oluyoruz.

Sözün kısası, insan hayatıyla hayatına rehberlik edecek bir büyük üstad bulabildiği, ama aynı zamanda yaşça veya ilimce kendisinden küçük gördükleriyle istişare edebildiği ölçüde büyüyor, olgunlaşıyor, istikamet buluyor, kemale ulaşıyor.

Bütün bunları, durduk yerde söylüyor değilim elbet.

Her yazının bir hikâyesi vardır. Yazarını onu yazmaya yönelten bir sâik, bir taze olay.

Üstadsız ve istişaresiz bir ismin geldiği son noktanın şefkatli yüreğime yaşattığı hüznün ağırlığıyla yazılmış bir yazıdır benimkisi…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

DEDEMİN KAVUĞU

26 Tem
0

 Süleyman KILIÇBAY

 cami

İstinye Neslişah Sultan Camii adında küçük bir Osmanlı mescidinin imamıydı dedem.Ama öyle sıradan imamlardan değildi. Mahallenin sorunlarıyla ilgilenir, muhtardan belediye başkanına, karakol komiserinden iş adamına kadar herkesle diyalog kurar, mahallenin dertlerinin hallinde öncülük ederdi.

 

Kendine özgü bir edası, tavrı vardı. Mesela silah hastasıydı dedem. Parabellum marka, makaralı bir silahı vardı. Onu yanından hiç ayırmaz, cemaatin önünde, mihrapta dahi belinde olurdu bu silah. Namaz vakitlerinden önce, cami bitişiğindeki çayhanede olurdu. Cemaatten kimselerle sohbet ederdi. Ama çok özel bir şey de yapardı bu esnada: Bu da mahallenin delilerini sevmek, başlarını okşamak, onlara Oralet ısmarlamaktı. Ben kendisinin hiç Oralet içtiğini görmemiştim. Hep çay içerdi. Ama nedense mahallenin meczuplarına ve bizim gibi küçüklere yazları hep Oralet, kışları ise salep ısmarlardı. Oralet’ten yırtardık da salepten yırtması o kadar kolay olmazdı.

 

Ezana az bir süre kala caminin kocaman ağaçların gölgelediği avlusuna doğru cemaatle birlikte yürür, tam caminin giriş kapısının karşısında bulunan banka oturur, bir sigara yakardı. Müezzin Mustafa Amca ezan okurken, dedem sigarasını tellendirir,  onu bitirip öyle girerdi camiye. Minberin sağında iki kişinin yan yana durabileceği genişlikteki bölüme geçer, sünnetleri her seferinde orada kılardı. Müezzin Mustafa Amca kamet getirmeye başladığında minberin sağındaki o dar koridordan yürür, eski ahşap dolabın içindeki üç sarığından en önde olanı alır, başına koyar, minberin altında asılı duran siyah cübbesini cemaatin önünden mihraba doğru yürürken giyerdi. Her seferinde aynı görüntüye şahit olur ve her seferinde: “Ben niye dedem gibi imam olmuyorum da neden en arka safta kalıyorum?” diye üzülürdüm. Dedem sarığını takıp cübbesini giydiğinde öyle güzel görünürdü ki gözüme, namaza durduğumuzda en arkada olduğum ve boyum kısa olduğu için rükudan erken kalkar, öndekiler kalkmadan dedemin beyaz sarığıyla başını kaldırışını görmeye çalışırdım.

 

Uzun bir süre böyle seyrettim dedemi. Her seferinde dedeme olan hayranlığım ve içimdeki imamlık arzusu daha da büyüdü. Özellikle akşam ve yatsı namazlarını kaçırmamaya özen gösteriyordum. Çünkü bu namazlarda dedem sureleri sesli okuyordu.Çok hoşuma gidiyordu dedemin sesi. İyi bir hafız olmasına rağmen akşam namazlarında büyük çoğunlukla Kevser ve İhlas surelerini, yatsıda ise Elemtere’den itibaren namaz sureleri okurdu.

 

Bir defasında caminin müdavimlerinden ve çay ocağını işleten Takoz Ahmet Amca sormuştu soruyu. Bu arada şirin mi şirin Çaycı Takoz Ahmet Amca’nın kucak dolusu ak sakalıyla beni her gördüğünde: “Yandım Süleyman, yandım!” diye yolumu kesip dert yanmasını, benim de: “İtfaiye çağırayım mı Ahmet Amca!” şeklindeki cevabıma kahkahayı basışını da anlatmam lazım.

 

Ahmet Amca, dedeme: “Hoca, sen hafız adamsın. Başka şey bilmez gibi ne diye hep namaz surelerinden okuyorsun?” diye sormuştu. Ardından da: “Üşenme, biraz başka ayetlerden oku.” diye dedeme çıkışmıştı. Aslında bunu ben de merak ediyordum. Dedemin “kurra hafız” olduğunu, Kuran okuma konusunda İstanbul’daki nadir kişilerden biri olduğunu hep duymuştum o güne kadar. Dedem söyleneni hiç kaale almamış, hatta: “Ulan Takoz, sana kim Takoz demişse tam demiş, diline sağlık.” deyip çıkmıştı işin içinden. Daha sonra ardından eve doğru yürürken ısrar etmiş, sonunda da almıştım sorunun cevabını: “Uzun veya başka başka sure okursam, kimse aklında tutamaz. Ama kısa ve hep aynı sureleri okursam, namaz kılacak kadar sure bilmeyenler duya duya öğrenir, yanlış bilenler de yanlışlarını düzeltir.” demişti.

 

Gerçekten de doğruydu söylediği. Ben Kevser ve İhlas suresini namazda dinleye dinleye öğrenmiştim.

*

Çocukluk bu ya bir gün: “Dedem gibi sarığı ve cübbeyi giysem, ben de Fikri Hoca olup namaz kıldırabilirim.” fikrine kapılmıştım. Dedem evde yokken annemi mutfakta sıkıştırıp kendimi defalarca dinletip teyit almış, sonra da dedemin karşısına geçip: “Sen çekil, sarığı ben takıp namazı ben kıldıracağım.” demiştim. Dedem bana bakmış, tebessümle başımı okşayarak:“Tamam, önce ben kıldırayım, sonra sen bana kıldırırsın. Büyüyene kadar böyle yapalım. Büyüyünce de tamamen sen kıldırırsın.” demişti. Aslında istediğim bu değildi ama yine de imam olacaktım ya. Hem de Fikri Hoca’nın önüne geçip ona namaz kıldıracaktım. Çok heyecan verici bir duyguydu bu. Her zamanki gibi dedem minberin sağından sarığına doğru ilerlerken ben sıranın bana gelmesi için sabırsızlanıyordum. Namaz bitecek, sonra ben geçecektim mihraba.

 

Namaza başladık, dedem o akşam da Kevser ve İhlas surelerini okudu. Dikkatle dinleyip tekrar ettim. Ezberimi biraz daha kuvvetlendirdim. Farz bitti, sünnete geçtik. Artık iyice yaklaşmıştım imamlığa. Müezzin Mustafa Amca’ya: “Ben de imam oluyorum. Biraz sonra mihraba geçip namaz kıldıracağım.” dedim. Mustafa Amca: “Dedenin sarığını sen mi devralacaksın bakim?” dediğinde çok hoşuma gitmişti.

 

Tesbihata geçildiğinde daha fazla dayanamayıp yerimden fırlamış, mihraptaki dedemin yanına oturup sarığını başıma koymuştum bile. O kadar kaptırmıştım ki kendimi, dedem duayı bitirip aşır okumak için besmele çekerken ellerimle ağzını kapamış: “Ben de imamım, bak sarık takıyorum, sen sus, ben okuyacağım.” dedim. Aslında dedemden çekinirdim. Sinirli ve titiz bir adamdı. Nasıl cesaret ettim bilmiyorum. Ama dedem hiç kızmamış, gülüp başımı okşayarak: “Oku bakalım hoca efendi.” demişti. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Kıpkırmızı olmuştum. Sıcak basmıştı yüzüme. Okumaya başladım. Bitene kadar dedem hiç bölmedi. Bitince de: “Aferin!” diyerek başımı okşadı.

 

O günden sonra her namazın ardından mihraba gidiyor, dedemin başından sarığını alıp başıma koyuyor, öylece tespih çekiyordum.

 

 

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: hikaye

İbrahim ERŞAHİN

 

Fikir-sanat-edebiyat dünyasının ve Kahramanmaraş’ın önemli bir değeri Abdurrahim Karakoç, aramızdan ayrıldı.

Zaten kendisi:

 

“Bir gün umut, bir gün hülya tükenir

Bir gün uyku, bir gün rüya tükenir

Her saat dünyaya sarılmak ne ki

Bir gün mecal, bir gün dünya tükenir” dememiş miydi?

 

KSÜ Kahramanmaraş ve Yöresi Kültür Değerlerini Araştırma ve Uygulama Merkezi
(KAKÜDAM) olarak geçenlerde (Mayıs ayı) kendisine Kahramanmaraş Kültürüne
Hizmet Ödülleri 1/2012 kapsamında ”ONUR ÖDÜLÜ” vermiştik.

 

Kendisine demişsek, fiilen veremedik tabi, yeğeni Oğuz Karakoç’a takdim ettik.

Hazırladığımız kısa tanıtımda onu:

“Şair, yazar, gazeteci, mücadele adamı.

‘Hasan’a Mektuplar’, ‘Vur Emri’ gibi elden düşmeyen şiir kitapları, ‘Mihriban’ gibi

dilden düşmeyen güfteleri, keskin yazıları vardır. Ciddi bir rahatsızlık geçiren ve halen

hastanede bulunan şairimize acil şifalar dileriz.” şeklinde takdim etmiştik.

 

Malum epey zamandır hastanedeydi.

Ömür bu. Herkesinki bir gün nihayete erecek. Elbette “dünyevi” olanından
bahsediyoruz.

Ömür ve ölüm için bir şiirinde:

 

“Ömür en ağır yük, götürdüğümüz

Umut, yeis, hayal, sevgi, şikayet

Hepsi bir nefese bağlı nihayet

 

Ölüm, bilinmeyen yitirdiğimiz

Ağıtlar ne yürekteki, dildeki

Beden niye hoyrat, eksilen ne ki ” diyordu.

 

Başka çeşit bir ölümü de:

“Açılmış çığırdan dosta gidemem,

Ayaklarım ize basmaz, ölürüm.

Yaşarım, duyarım, tarif edemem;

Düşüncem var söze sığmaz, ölürüm.” diye anlatmıştı.

 

Herhalde Abdürrahim Karakoç’un şair-sanatçı kimliğinin en temel vasfı “haksızlığa karşı
durma” ve “milli değerleri müdafaa” olarak ifade edilebilir. Daha da netleştirecek olursak “hiciv”

ve “savunma” diyebiliriz.

Kendisi şöyle diyor:

 

Yürüdüm sel oldum, durdum göl oldum

Mazluma, mağdura kıvrak dil oldum

Zulüm sıcağında serin yel oldum

Yürekten yüreğe estim gel de gör”

 

Yine, Yunusça bir eda ile:

“Mal alırsın, mülk alırsın

Saat, çizme, kürk alırsın

Bir gün çır-çıplak kalırsın

Aldığın neye yarar ki?” demesi de çok manidar.

 

O vaktiyle vefatlarının ardından bir şiirini Necip Fazıl ve Erol Güngör’e ithaf
ederken “Dünyanın gurbetinden, Ahiretin rahmetine iltica eden…” demişti.

 

Biz de aynı temennilerle uğurluyor ve Cenab-ı Hakk’tan rahmet diliyoruz.

 

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Makale
12 yıl önce nasıl çıkmışlardı yola?!
 
Nurettin Durman, tam 12 yıldır yürüyüşünü sürdüren Ay Vakti dergisinin yola nasıl çıktığını hatırlatıp güzel bir uygulamasından bahsediyor..
Nurettin Durman, Şeref Akbaba ve Ayvakti ekibi

Serin bir yaz gecesinde, Ayasofya’nın alt taraflarında Cankurtaran’da bir araya geldiğimiz ve finalinde bir Mevlevi ayini ile yıldızlar arasında bir neşve bularak ayrıldığımız zamanın üzerinden on iki yıl geçmiş oluyor demek ki.

Zaman geçiyor. Zamanın varlığı ve yokluğu, ancak, zamanın bir türlü geçmiyor sanısı ile zor kabullenilmiş bir âlemin yaşandığı ortamda sorgulanır oluyor ancak. Evet, zaman geçiyor, hayat devri daim ederek bütün cazibesiyle yoluna devam ediyor.

Bir dergi projesi, birkaç gayretli insanın o geceki muhabbetinin ardından aleniyete dökülüyor ve böylece edebiyat dünyamıza bir dergi daha katılmış oluyor.

Her Temmuz-Ağustos sayısında uygulanan gelenek

Sözü Ay Vakti dergisinin, on ikinci yılını geride bırakacağı Eylül-Ekim sayısıyla idrak edecek bir olgunluğa erişmesi vesilesiyle söylemiş oluyoruz. Elimizdeki Ay Vakti dergisi Temmuz – Ağustos 2012 tarihli 139. sayı. Bu sayı, kapağında dikkatli ve göreve hazır bir Hüd Hüd kuşu ile bize kadar gelince şöyle bir düşünür olduk tabii. Derginin bu sayıya ve tabii ki bu yıla ulaşması, takdir edilecek bir gayreti işaret ettiği gibi, Şeref Akbaba’nın bir edebiyat sevdalısı oluşunu da bize gösteriyor. Sabır, sebat ve gayret… Takdiri hak ediyor böylesi çalışmalar elbette.

Bunca sayı ile edebiyat âleminde kendine önemli bir yer edinmiş olan Ay Vakti dergisinin bir güzel yaklaşımından söz etmek istiyorum. Şahsen takdir ettiğim bir uygulama. Derginin editörü Şeref Akbaba, her yılın Temmuz-Ağustos sayısında çoğunlukla yazmaya yeni başlayan gençlerin ilk ürünlerine yer veriyor. Kendisine, “bu sayıda hangi imzaların ilk ürünlerini yayınladınız? Ay Vakti dergisinde ilk defa yer alan isimler kimler” diye sorduğumda şöyle bir isim listesi çıktı karşıma: Süheyla Hanoğlu, Adnan Sayım, Mehmet Aksu, Ömer Hatunoğlu, Talip Çukurlu, Muhammet Yahya Karataş, Murat Arslan, Mehmet Sümer, Sedat Yılmaz, İsmail Çolak, Yahya İncik.

Ay Vakti 139Ay Vakti yürüyüşe devam ediyor

Bir dergide görünmek, orada ürününü yayınlanmış görmek müthiş bir güzellik oluyor yıllar sonrasında hatıra geldiğinde. Zevki, keyfi başka oluyor elbet. Hayata daha bir ümitle sarılıyor insan, ismini bir derginin kapağında görünce. Bunun böyle bir incelikli tarafı oluyor yazar olmak isteyen insanın hayatında.

Bu isimlerden ayrı olarak da ikişer defa ürünü yayınlanmış Selma Özeşer, Tülay Güryılmaz, Ferhat Demir, Semra Saraç isimlerini de belirtmek gerekiyor elbet. Demek ki bu isimlerde yola çıkmışlar artık ve ileriye doğru yürüyüşlerini devam ettirecekler. Tabii yazmak işi devamlılık istiyor. Sabır istiyor. İyi bir okuma süreci istiyor.

Ay Vakti editörü Şeref Akbaba dostumun bu tavrını takdir ediyor, kendisinin de derginin giriş yazısında belirttiği gibi, “Yürüyüşe devam” diyorum.

 

(Bu haber dünyabizim.com sitesinden alınmıştır.)

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

 

                                                               
Mehmet Sümer, 1984 Adıyaman doğumlu. Şiirleri Hece ve Türk Edebiyatı başta olmak üzere çeşitli dergilerde yayınlanan Şair, “Bir Rüyadan Artakalan” adlı dosyasıyla Server Vakfı-Edebiyat Ortamı Şiir Ödülünü aldı.

Öncelikle şiirle tanışmanızdan ve şiirin hayatınızdaki yerinden bahseder misiniz?

 

Şiirle ilk tanışmam nasıl oldu, doğrusu hatırlamıyorum. Şiirle ne zaman tanıştığım sorusu, bir yönüyle insanlık tarihinde şiir ne zaman başladı gibi bir soru bence. Bilemeyiz. Kullandığımız dilin içinde, binlerce yıllık edebiyatın, şiirin kalıntıları var. Dolayısıyla bir çocuğun dile ilk maruz kaldığı anda şiirle de tanıştığını varsayabiliriz. Belki kendi maceram açısından ilk ne zaman şiir söylemeye başladım diye düşünebilirim. Buna dikkat etmenizi rica edeceğim. Zira şiir söylenen bir şeydir. Yazılı olan şiir, sonraki devirlerin getirdiği bir zorunluluk. Şiirin konuşulan dil ile ilişkisini, binlerce yıllık tarihinde içine binlerce canlının düşüp kaybolduğu ve bu sayede binlerce yeni organizmanın hayat bulmasına imkân tanıyan toprağa benzetiyorum. Diller, güzelliklerini adları bilinen ve bilinmeyen binlerce şaire borçludur. Ben konuştuğumda bütün onların seslerini duyuyorum. Şiir, belki de bu sesleri duyanların yeniden yeniden ses vermesidir. Dolayısıyla bu seslerin sürekliliğidir dilleri ayakta tutan. Küreselleşmenin yaşandığı bir dünyada binlerce dilin kaybolma tehlikesi altında olduğunu biliyoruz. Bir dilin kaybolması sadece bir iletişim aracını kaybolması değildir, aynı zamanda o dilin içindeki bütün seslerin de yitip gitmesi demektir. Dünyamız şiir olmasa teksesliliğe daha çok yaklaşacaktır. Oysa tekseslilik en kötü şeydir. Bir siren sesi düşünün mesela. Tekseslilik böyle bir şeydir işte. Şiir benim açımdan sadece kendi sesimi çıkarmak anlamına gelmiyor. Ben şiir söylediğimde benden önceki bütün seslere yankı duruyorum.

 

Bir şiirinizin yazılma sürecinde neler yaşarsınız? Nasıl yazarsınız? Şiirinize alacağınız bir sözü, imgeyi belirlerken nelere dikkat edersiniz? Bir söyleşide edebiyat okumanın şiir yazmayı zorlaştırdığını söylüyorsunuz. Bu her şiir için böyle midir? İlham diye bir şey var mıdır sizce?

 

Benim açımdan şiirin söylenmesidir asıl olan. Yazmak bir bakıma sözü hazırda olmayana ulaştırma çabasıdır. Bir şiiri söylediğimde kendi açımdan ilk aşamayı aşmışımdır. Fakat sanat daima bir muhataba muhtaçtır. Güzelliğin doğasında görünmek vardır. Tanrı bile ben bilinmek istediğim için insanı yarattım diyor. Bir düşünürün dediği gibi “havarileri olmayan İsa’nın yeri tımarhanedir.” Ben bu “havarileri” muhatapları olarak anlıyorum. İnsanın sesine bir aks-i seda yoksa insan çıldırabilir. Öyleyse şiir ya meydanlara çıkıp halka okunmalı yahut kâğıtlara yazılıp okura ulaştırılmalıdır. Şiirin yazılması söylenmesinden çok daha fazla kurallar gerektiren bir şey. Bir kere yazılan şiire göz faktörü karışmaktadır. Bunun bir yönüyle şiire güç kattığını söyleyebiliriz ama şiirin en başta söylenen bir şey olduğunu unutmamak şartıyla. Şiir yazmanın öğrenilen ve öğretilebilen bir bilgisi yoktur. Tanrı kulağınıza fısıldıyorsa size düşen söylemektir. Bu yüzden ben ilham olmadan şair olunabileceğine inanmıyorum. Çünkü ilham şiirin madenidir ama hangi maden işlenmeden kuyumcunun vitrininde yer bulabilir? İşte burada şiire ilişkin “görgü” devreye girer. “Görgü” kelimesini görerek, izleyerek elde edilen bilgi anlamında kullanıyorum. Edebiyat bilgisini bunun içine dâhil edebilir misiniz bilmiyorum. Ben şiir bilgisine karşı değilim, aksine bilgisizliğe karşıyım. Ama sanata ilişkin bilgi arttıkça, sanatın güçsüz düştüğünü de biliyorum. Bu yüzden şiir bilgiyle yazılan bir şey değildir ama bilgisiz asla diyorum.

Şiir yazarken neler yaşadığımı Allah bilir. Bunu cümlenin her iki anlamında kullanıyorum. Bir imgeyi veya sözü şiire almam söz konusu değildir. Onlar o şiire aitse kendiliğinden gelirler ve bana düşen onlara yer açmaktır.

 

Server Vakfı-Edebiyat Ortamı şiir ödülünü aldınız. Bunu da konuşalım dilerseniz. Şiirlerinizi göndermeye karar vermeniz nasıl oldu, sonuçlar açıklanınca neler hissettiniz?

 

Doğrusu ödülü çok geç duydum. Elbette böyle bir ödülden haberim vardı ve geçmiş yıllarda kazanan isimleri de tanıyor, biliyordum. Katılıp katılmamak konusunda yaşadığım kısa bir tereddütten sonra apar topar gönderdim şiirlerimi. Bunun, öteden beri dağınık halde duran şiirlerimi derleyip toparlamama imkân sağlamak gibi bir avantajı oldu. Sonuçlar açıklanınca da inanın hiçbir şey olmadı. Telefonla bildirdiler ve ben o sırada ne işle meşgul idiysem devam ettim. Yani hiçbir duygusal değişim yaşamadım. Ama bu durum, benim bu ödüle değer vermediğim anlamına gelmiyor elbette. Her şeyden önce değerli bir jürisi var ödülün. Diğer taraftan beğenilmeyebilirdim de ve ne kadar da olsa insanın dünyasını açtığı insanlara karşı bir hassasiyeti oluyor. Beğenilmemek daima ürkütücüdür.

 

Dosyadaki şiirleri ne zaman kitaplaştırmayı düşünüyorsunuz? Kitapla dosya arasında farklılıklar olacak mı?

 

Aslolan şiirdir. Şiir yazılıyor ve okura ulaşıyorsa kitabın çok da büyük bir olay olmaması gerekir. Süleyman Nazif, Yahya Kemal hakkında ne düşündüğünü soran Ruşen Eşref Ünaydın’a, Molla Câmî’nin Mevlana hakkında söylediği “peygamber değil ama kitabı var” sözüne atıf yaparak şöyle bir cevap verir: “Şair ama kitabı yok.” Benim de bu soruya cevabım bu olsun.

 

Günümüz şiirine gelecek olursak, sizce bugünkü şiirin temel meseleleri nelerdir ya da neler olmalıdır?

 

Bugünkü şiirin temel meselesi, bana göre şiirin insanın varoluş serüveninde nasıl bir işlev gördüğünü yeterince idrak edememesidir. Bizim hayatımızda şiir nereye tekabül ediyor? Bu sorunun cevabıdır şiiri anlamlı kılan. Bugün bunun idrakinde olan çok az şair var. Benim anlayışıma göre şiir, bize gerçeklikten değil hakikatten bahseder. Fakat öyle bulmuş gibi kendinden emin bir şekilde değil. Daima tereddütle, el yordamıyla. Varlığın ve anlamın çeperlerini zorlayan bir güçle. İnsanın duygu ve düşünce dünyasının ötesini yoklamayan şiir neye yarar? Ben şiiri çitlerini aşmaya çalışan bir ata benzetirim. Şiir, çitlerini aşmakla değil de otlarla odunlarla ilgileniyorsa yanlış bir mecranın içindedir. Öteleri araştırmayan şiir, hiçbir düzenli insan uğraşının önünde yürüyemez. Oysa şiir, daima insanlığın ve onun düzenli yürüyen biliminin, düşüncesinin önündedir. Yazık ki çoğu şair bugün bunu gözden kaçırıyor.

 

Şiirin artık hayatın dışına itildiği ve toplum yaşamındaki hıza yetişemediği görüşüne katılıyor musunuz? Bu bağlamda bazı şairlerin şiirlerinde teknolojik nesnelere, popüler, güncel konulara ya da sözlere yer verdiğini görüyoruz. Bu durum sizce Türk şiirini nasıl etkiler ya da etkilemektedir?

 

Hayır, şiirin hiçbir zaman toplumun hızına yetişememek gibi bir derdi olmadı. Aksine toplumlar daima şiiri fazla hızlı buldular ve anlamlandıramadılar. Şiirin her zaman toplumdan daha ileri olmasının nedeni şiirin gerçeklikle değil hakikatle uğraşmış olmasıdır. Oysa şiirin gerçeklikle ilgili olduğunu düşünenler zaman zaman neden bu şiirin dünyası bizim dünyamıza benzemiyor diye ona saldırmışlardır. Bu söylediğim soy şairler içindir. Oysa kimi zaman da bizzat şairler şiiri çağa ve gerçekliğe uydurmak maksadıyla yanlış denemelere girişmişlerdir. Buna güzel bir örneği Yahya Kemal verir. Ali Emiri Efendi gibi bütünüyle mâzinin adamı olan bir zât “tayyare” kelimesini şiire koymak için çıkıp “Tayyareye binmiş geziyor nâz ile cânân” gibi bir mısra söylemiştir. Yahya Kemal bu mısrayı “Zevrakçeye binmiş geziyor nâz ile cânân” diye değiştirsek şiirde hiçbir şeyin değişmeyeceğini, aksine aslına rücu edeceğini söyler ki çok haklıdır. Şiirin dünyası değişmedikçe ona ne kadar teknolojik, popüler nesne koysanız da şiir güncellenmiş olmaz. Kaldı ki şiirin güncellenmeye ihtiyacı yok. Şiir neshedilmez çünkü. Şiir yalnızca nefes değiştirir. Haşim ile Fuzûlî, aynı soyun farklı nefesleridir veya Bâkî ile Yahya Kemal.
“Efendimiz Acemilik” diyor Turgut Uyar. Ben de kusursuzluğun şiirde önemli bir kusur olduğunu, hatta bugün kendisinden “klasik” olarak söz ettiğimiz birçok şairin kalıcılığını biraz da kusurlarına borçlu olduğunu düşünüyorum. Tabi sanatkârca bir kusurluluktan söz ediyorum. Siz ne dersiniz?

 

Kusursuzluk ancak makinenin üretiminde olabilir. İnsan kusurdur. Şiir de bundan muaf değildir. Şiirin canlılığı biraz da bundan anlaşılır. Fakat kusuru fetişleştirmemek lazım. Turgut Uyar’ın savunduğu ve benim de katıldığım görüş, şairin bulduğuyla yetinmemesi, daima başka yerlere bakmayı bilmesidir. Oysa şiiri kusura mahkûm ettiğimizde yolunu kesmiş oluruz. Şiire lazım olan, dilin içinde gösterilecek bir cesarettir. Cesaret de elbette beraberinde kusuru, birtakım küçük yanılmaları getirecektir.

 

Hayatınıza ve şiirinize etki eden, iyi ki okumuşum, iyi ki tanımışım dediğiniz yazar ya da şairler kimlerdir?

 

Hayatımda o kadar çok etkilendiğim isim var ki. Ben herkes gibi biraz da etkilendiklerimden oluşuyorum ama bunları size tek tek saymaya çalışsam ne ben hakkaniyetli bir liste çıkarabilirim ne de siz benim terkibimi elde edebilirsiniz. Yine de örneğin Hafız’ı, Edgar Allan Poe’yu, Fuzulî’yi, Ahmet Haşim’i, Sezai Karakoç’u, Fazıl Hüsnü’yü, Turgut Uyar’ı, İlhan Berk’i çok severim. Yarın bu soruyu sorsanız muhtemelen size daha başka bir liste çıkarırım. Ama şiir semasının bütün yıldızlarına kimini kendime daha yakın hissetsem de herkes gibi çok şeyler borçluyum.

 

Şiir dışındaki sanat dallarıyla ilginiz nasıldır?  

 

Şiir dışındaki sanatlara ilgimin o kadar ileri düzeyde olduğunu söyleyemem ama sinemayı, tiyatroyu, resmi ve müziği izlemeye çalışırım. Şiir benim için bir sanatın verebileceğinden fazlasını veriyor. Ben onun içinde estetikten kendi varlık sorularıma kadar pek çok şeyin karşılığını buluyorum. Belki bu yüzden başka sanatlara ihtiyaç duymadım.

 

Son olarak Türk şiirinden en beğendiğiniz mısra ya da mısralar hangileridir?

Beğendiğim ve keşke benim olsaydı dediğim pek çok şiir ve mısra var. Bunları saya saya bitiremem. Tek tek mısralar söylemek yerine birkaç şiir adı anabilirim. Örneğin Haşim’in “Parıltı”, Necip Fazıl’ın “Sayıklama”sını, Fazıl Hüsnü’nün “Bu Eller miydi” şiirleri ile İlhan Berk’in, Turgut Uyar’ın ve Hilmi Yavuz’un pek çok şiirini çok severim. Yine Sezai Karakoç’un “Kara Yılan”, Cemal Süreya’nın “Gül” şiirini ve Haydar Ergülen’in “Anne” şiirini de çok sever ve her seferinde zevkle okurum.

Sorularımı içtenlikle yanıtladığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

(Mehmet Bıyıklı / HaberKültur.Net)

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Haber

Alaaddin BAŞAR

“Melikin atiyyelerini ancak matiyyeleri taşıyabilir.” İmam-ı Rabbanî

İmam-ı Rabbanî  Hazretleri, bu cümleyi, ilâhî isimlerin tecellisine mazhar olabilmek için o tecelliye lâyık bir mahiyet taşımanın gerektiği şeklinde yorumluyor. Buna göre, “melikin atiyyeleri” ilâhî isimlerin tecelli etmesi; “ona matiyye olmak” ise o tecelliye mazhar olabilecek bir kabiliyete sahip olmak, demek oluyor.

 

Bazı misallerle büyük imamın bu hakikat dersine bakmaya çalışalım: Meselâ, rızk vermek Allah’ın bir ihsanıdır, bir atiyyesidir. Bu ihsan ancak mide sahiplerinde tecelli eder. Yani, bu atiyyeyi ancak mide sahipleri taşıyabilirler, onlar buna muhatap olabilirler. Bir taşın bu vadide bir nasibi yoktur; o, bu yükü taşıyamaz. Affetmek ayrı bir ilâhî atiyye; buna ise ancak hatasından pişmanlık duyup Allah’tan af ve mağfiret dileyen ruhlar mazhar olurlar. Bu hediyeyi, günahında ısrar edenler ve tövbe kapısını çalmayanlar yüklenemezler.

 

Güneşin ışığı bir feyiz kabul edilirse, bu feyze ancak aynalar mazhar olabilirler. Kalbin parlatılması, bâtıl inançlardan, şüphelerden, tereddütlerden, kötü huylardan temizlenmesi nisbetinde onda hidayet nurları, ilim nurları, marifet nurlarıparlar. Katı ve karanlık bir kalp bu yükü kaldıramaz, taşıyamaz.

 

Bu açıklamalarımızın kaynağı, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin Mektubat’ında bu cümleden hemen önce yer alan şu ifadeler oldu: “Hayır olmayınca, hayrın aynası ve mazharı olmak mümkün değildir.” Şeytan şer yoluna girdiği, bu yolun inatçı savunucusu olduğu, bununla da kalmayıp insanları şerre yönlendirmeyi kendisine vazife edindiği için artık onun hayrı yüklenmesi, hayırdan en küçük bir iz taşıması imkânsız hale gelmişti. Hayrı ancak hayır yoluna girenler, buna talip olanlar taşıyabilirlerdi.

 

Yüklenme, taşıma gibi ifadeler hayalimizi emanet meselesine taşır. Orada da bir yüklenme sözkonusudur. Bu atiyyeyi, bu büyük hediyeyi, hakkıyla icra edildiğinde mükâfatı çok büyük olacak olan bu ağır sorumluluğu, insan yüklenmiştir. Kâmil insanlar bu atiyyeye matiyye olmuşlar ve Nur Müellifinin o güzel ifadesiyle “cennete lâyık bir kıymet” almışlardır.

 

İlâhî ihsanlar çok çeşitli olduğu gibi, bunların matiyyeleri de farklılık arzeder. Meyveleri ancak meyve ağaçları yüklenirler. Kavak yahut söğüt ağaçlarının meyve verdikleri görülmez. Zira, melikin atiyyelerini ancak matiyyeleri taşıyabilir. Ciğerlerin temizlenmesi bir atiyyedir. Bu yükü hava unsuru üstlenmiştir. Gözlere ziya verme atiyyesini güneş yüklenmiştir. Yavrulara süt ihsan edilmesine anneler matiyye olmuşlardır. Şifalı balın insanlara ihsan edilmesi atiyyesini arı yüklenmiştir. Misaller çoğaltılabilir. Bu kâinatta bu hakikatin böyle nice misallerini bulmak mümkündür.
Kur’ân-ı Kerîm ile insanlık âlemine edilen ilâhî ihsanlara da yine farklı insanlar matiyye olmuşlardır. Meselâ, Kur’ân’ın ahkâm ve muamelat yönünü insanlara açık ve seçik olarak takdim etmek ve onların istikamet yolunda yürümelerini sağlamak görevini müçtehitler üstlenmişlerdir. Âyetleri tefsir etme ve insanların Allah Kelâmından daha geniş mânâda faydalanmalarını sağlama noktasında, müfessirler matiyye olmuşlardır. Her mürşid, İlâhî Fermanın ayrı bir yönüne muhatap olmuş ve onu insanlara ulaştırma yükünü omuzlamıştır.

 

Eşyanın yaratılışındaki ince hikmetleri okumak, olayların altında saklı rahmet cilvelerini görebilmek ayrı ve çok ağır bir yüktür. Bunu Allah’ın Hakîm isminin tecellisinden bir nasip alamamış, bencil ve sathî nazarlı insanlar göremezler ve okuyamazlar. Ziya Paşa’nın dediği gibi: İdraki meali bu küçük akla gerekmez. Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

 

Nur Külliyatında, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin yazımıza konu olan sözünün bu yönü önemle nazara verilir ve haddini tecavüz eden nefse şöyle hitap edilir: “Hâlıkın ef’ali sana nâzır değildir. Ancak O’na bakar. Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-ı âlemde şahit tutmamıştır.” (Mesnevî-i Nuriye, 77)

 

Burada, insanoğlunun, cüz’î ilmini ölçü alarak bu âlemdeki hikmetleri yorumlamaya kalkışırken düştüğü büyük bir hataya dikkat çekilir: “kendisini kâinat sarayının yapılışında mühendis gibi görmek.” “Şurası şöyle olmalıydı,” der insanoğlu ve sebebi sorulduğunda “Benim hoşuma öylesi gider ve ben ondan ancak öylece fayda görebilirim” diye karşılık verir. Böylece, kâinattaki bütün varlıkların ve olayların yorumunda kendi nefsini, arzusunu, hevesini ölçü tutmakla gerçeği yakalama şansını kaybeder.

 

Bu hikmet ve mânâ yükünü, bu ilâhî sırrı böyle egoist insanlar yüklenemezler. Bu ağır yükü, ilim ve hikmet ehli, irfan erbabı kâmil müminler yüklenebilirler. Egoist insanların hayat felsefeleri aynı eserdeki şu ifadelerle çok güzel sergilenir: “Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukabil almaz. Çünki, kendisine menfaatı dokunmuyor.” (Mesnevî-i Nuriye, 207)

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

ZÜBEYİR EMRE

 

Aziz kardeşim, son zamanlarda muhafazakâr sanat olur mu olmaz mı diye bir tartışma ortaya atıldı. Kimileri sanatın bazı değerleri muhafaza etmesi gerektiğini söylerken bazıları da sanatın tabiatı gereği muhafazakâr olamayacağını söylüyor. Şimdi meseleyi  inceleyelim.

 

Türkiye’de dinini, dilini, kültürünü, adet ve geleneklerini muhafaza etmeye çalışan kesim olarak bizler her zaman devlete vergi veren, askere giden, oy veren, legal düzlemde kalan insanlar olduk. Geçen yüzyıldan itibaren kısaca Anadolu insanı diyebileceğimiz bu kesim her zaman savaşlarda en önde koştu. Çanakkale Savaşı’ndan Güneydoğu’ya kadar her zaman Anadolu insanı ön planda oldu. Gün oldu  ‘tekâlif-i milliye’ emirleri gereği malını verdi. Gün oldu canını verdi, gün oldu vergi verdi ama hep verdi. Sıra almaya gelince kimi zaman üniversite kapıları yüzüne kapatıldı, kimi zaman askeriyenin, mülkiyenin… kapıları.

 

Bugün Türkiye’de başta muhafazakârlar olmak üzere Anadolu’nun parya muamelesi gören bütün halkları, hukuk, siyaset, ticaret… gibi her alanda görünmeye başladı. Tabi bu durum seçkinleri, elitleri rahatsız etti, ediyor. Alay ettiler, dalga geçtiler, mahkemeye verdiler, en son da meydanlara döküldüler. Ama selin önüne geçemediler.

 

Azizim, malumdur ki insanın ihtiyaçlarında bir sıralama vardır. Psikolog Abraham  Maslow bunu ihtiyaçlar hiyerarşisinde ortaya koymuştur. Bu psikolojik durumu sosyolojiye uyarlarsak Anadolu insanının Kurtuluş Savaşı’yla güvenliğini sağladığını, sonra karnını doyurma derdine düştüğünü, ardından çocuklarını okutmanın planlarını yaptığını görürüz. Cumhuriyet’in ilk zamanlarında sistemle gen uyuşmazlığı yaşayanların çocuklarını okutmadıklarını da hesaba katarsak Anadolu insanının sanat konusundaki taleplerinin niye bu kadar geciktiğini daha rahat anlarız. Bugün dindar, muhafazakâr insanlar artık ticaretten sanata, eğitimden, hukuka her alanda kendilerini ispatlamış durumdadır ve artık sanat, medya…gibi alanlara yönelme ihtiyacı hasıl olmuştur.  Muhafazakârların pragmatist davranarak çocuklarını öncelikli olarak hukuk, siyasal, tıp gibi alanlara göndermeleri bir ihtiyacın neticesidir. Fakat artık sanat gibi, medya gibi alanlarda da söz sahibi olmak istiyoruz. Ya da en azından yerimizi almak istiyoruz. Gel gör ki her alanda olduğu gibi burada da elitler, seçkinler yerlerini korumanın derdine düştüler. Bizim derdimiz onları yerinden etmek değil; kendi yerimizi alma isteğimizdir.  Fakat sanat alanında var olmak isteyen muhafazakârların dikkat etmesi gereken bazı hassas noktalar vardır:

  1. Sanatta halkın beklentilerini baz alırsanız belli bir zaman sonra popülizme kayarsınız. Bu da muasır medeniyetler seviyesini aşmak isteyenlerin sanatı olamaz.
  2. Sanat, doğal seyri içinde mutlaka bir seçkin zümre oluşturur. Bu divan şiiri gibi incelikli ve zevk-i selime hitap eden bir alanda da geçerlidir başka alanlarda da.  Fakat bu seçkin zümre illa da halka yukarıdan bakmak zorunda değildir.
  3. Popülist olmayan sanatı ekonomik kaygılar yaşayan özel sektör eliyle ayakta tutmak imkânsızdır. Özel sektörün ister istemez popülist olması kaçınılmazdır. ( Bugün dindar dediğimiz insanların kurdukları televizyonlar bile zamanla reklam kaygısından popülist müziğe kaydıkları nazara alınmalı.)
  4. Üstün sanatın mutlaka devlet tarafından ya da çok güçlü özel müteşebbisler tarafından desteklenmesi gerekir.
  5. Devlet tiyatroları özelleştirileceğine muhafazakâr insanların buralarda yer alması temin edilmelidir.
  6. Dindar, muhafazakâr insanlar artık sanat gibi, düşünce gibi, medya gibi alanlara daha çok yönelmelidir. Çocuklarını yönlendirmelidir.
  7. Muhafazakâr insanlar sanat üzerinde düşünmeli neyin sanat neyin de sanat olmadığı konusuna kafa yormalıdır.
  8. Muhafazakâr bürokratlar sanat konusunda buyurgan olmamalı, bu alanı bilenlere kulak kabartmalıdırlar.
  9. Sanatın temelinde var olan eleştiri, değiştirme, özgünlük, özgürlük gibi umdeler ne pervasızca ahlaksızlığa ne de kuru kuruya ahlaka hizmet ettirilmedir. Sanatı toplumun dini, milli genleriyle oynamak isteyenler hadsizlik ederken sanatı sadece toplumu eğitmek olarak algılayanlar da cehaletlerini ortaya koyuyorlar.
  10. Sanatçı sanat adı altında toplumun değerlerini sinsi sinsi kemiremeyeceği gibi yine sanat diyerek toplumu kuru söylemlerle eğitmenin peşine de düşmemelidir. Sanatın mütemadiyen faydacı amaçlara hizmet ettirilmesi sanatın kendi kendisini tüketmesi demektir.

 

Aziz kardeşim, Sözülke ekibi olarak sanata, düşünceye eğilmekle ne kadar doğru işler yaptığımızı şimdi daha iyi anlıyorum. Ama daha yapacak çok işler var. Çünkü her iki camianın da ıskaladığı mevzular var. Her iki taraf da birbirlerinin siyah noktalarına odaklanmış durumda. Dolayısıyla beyaz taraflar görülmüyor. İki tarafın da haklılıkları haksızlıkları var. Bizim vazifemiz doğruyu dillendirebilmek. Kal sağlıcakla…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

MEHMED SAİD

İslam sosyalizmi, aslında eski bir tartışmadır. Bu tartışma 1940’lı yıllardan başlayarak başta Mısır olmak üzere Suriye, İran ve diğer İslam ülkelerinde Müslüman aydınları ciddî olarak meşgul etmiştir. Türkiye’de ise, özellikle Mustafa Sıbai, Seyyid Kutub ve Ali Şeraiti gibi düşünürlerin tercümeleriyle ülke Müslümanlarının gündemine girmişse de hiçbir zaman o ülkelerdeki ciddiyetine erişememiştir. En fazla yer yer partilerin sağcılığı solculuğu veya bizzat sağcılık ve solculuğun Türkiye’deki anlaşılmaz kaypaklığı söz konusu olduğunda ya da Orta Doğu’daki emperyalist işgallerde sosyalistlerle İslamcıların kendilerini aynı safta bulmalarından kaynaklanan şaşkınlıklarla hatırlanır. Ama ilk zamanlardan bu yana Türkiye’de bu konunun ne ciddî olarak aydınlar arasında tartışma yarattığı ne de bir taraftar kitlesi bulduğu söylenebilir. En son da eski iki siyasetçinin başını çektiği cılız ve akîm bir “Müslüman sol” hareketiyle yüzeysel olarak da olsa hatırlanmış ve böylece tekrar bir takım köşe yazarlarının gündemine düşmüşse de yine hak ettiği ilgiyi bulamamıştır.1

Bilinen bir gerçektir ki dağılan Sovyet Rusya’yla birlikte sosyalizm, bütün dünyada artık eski cazibesini yitirmiş ve bugün için hem aydınlar hem de kitleler arasında tartışmaların ve beklentilerin odağı olmaktan büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Ama bu, sosyalizmin bugün için dişe dokunur hiçbir teorisinin olmadığı anlamına gelmediği gibi bir ideoloji olarak sahneden çekildiği anlamına da gelmez. Ama görsel kültürün egemen olduğu dünyamızda teorilerin ve özellikle sosyalizm gibi toplumcu ideolojilerin eski cazibesini yitirdiğini söylemek bile fazladır. O halde böyle bir konuyu yeniden tartışmanın ne gereği olduğu düşünülebilir. Belirtmeliyim ki bu konuyu ele almaktaki maksadım, böylesine güncelliğini yitirmiş eski bir tartışmayı yeniden gündeme getirmek değildir elbette. Yapmak istediğim, İslam ile sosyalizm arasında bir izdivacın olabilirliği veya olamazlığını savunmak da değildir. Amacım, yakın dönem İslam düşüncesinin bu denli ciddî bir tartışmasını hatırlatmak ve bu düşüncenin her devirde sosyo-politik şartlarından bağımsız düşünülmemesi gerektiğini vurgulamaktır.

 

Bitimsiz Tartışma: İslam Sosyalizmi

 

İslam sosyalizmi tartışmalarının başlangıcı Ali Bulaç’ın belirttiğine göre Faik Bercâvî’nin “İslam Sosyalizmi” adlı kitabının yayımlandığı 1945 yılına kadar götürülebilir. Ancak bu, o tarihlerde bile yeni bir konu değildir. Çünkü 20. yy.ın başlarında İzmirli İsmail Hakkı’nın bir makalesi yayımlanmıştı.2 Hatta daha erken tarihlerde Mısırlı meşhur şair Ahmed Şevkî (1868–1932) bir şiirinde Hz. Peygamber’i “sosyalistlerin imamı” olarak nitelendiriyordu.3 Cemil Meriç daha da gerilere gitmek gerektiğini düşünür. Ona göre sosyalizmin İslamileştirilmesi veya Araplaştırılması işinde başrolü Afganî (1838–1897) oynamıştır.4 Meriç’e hak vermemek mümkün değildir. Gerçekten de İslam düşüncesinin olumlu veya olumsuz hemen her damarının temelinde Afganî vardır. İslam toplumlarındaki milliyetçiliğin de, İttihad-ı İslam fikrinin de, İslam sosyalizminin de temelinde bir parça onun tezlerini bulmak her zaman mümkündür. Ama İslam sosyalizmi için bu kaynaklık, belki bir ilham veya fikir vermek nispetindedir. Yoksa kavramı ona mal etmek elbette ki doğru olmayacaktır. Diğer İslam ülkelerinde tartışmanın alevlendiği yıllarla eşzamanlı olarak Türkiye’de de, Nurettin Topçu, “Anadolu sosyalizmi” kavramsallaştırmasıyla aynı konuyu gündeme getirir. Hatta Topçu, Hareket dergisinde yazdığı bir yazıda “sosyalizm devrimizin şeriatıdır” diyecek kadar ileriye gitmiş fakat sonra ne kendisi bu konuda ısrar etmiş ne de beklediği ilgiyi görebilmiştir. Hemen hemen aynı yıllarda biri telif diğeri tercüme iki kitap yayımlanır. Birincisi, Hüseyin Hatemi tarafından yazılmış “İslam Açısından Sosyalizm” adında bir telif kitaptır. İkincisi ise ihtida etmiş Fransalı büyük Marksist düşünür Roger Garaudy’nin sonradan Türkçeye tercüme edilmiş “Sosyalizm ve İslamiyet” kitabıdır. Fakat bütün bunlar bu tartışmanın Türkiye dışında geliştiği ve tartışıldığı gerçeğini değiştirecek nitelikte değildir.

     İslam sosyalizmle uyuşur mu? Amacımın böyle eski bir soruyu veya daha doğrusu tartışmayı yeniden tartışmak olmadığını yukarıda da belirttim. Fakat bu soruya verilen cevapları bilmemizin, İslamî düşünce geleneğinin aştığı merhaleleri ve ulaştığı yeri bilmemiz açısından hayatî bir önem taşıdığını da belirtmem gerekiyor. Kuşku yok ki geleneği olmayan veya var olan geleneği bilinmeyen bir düşüncenin geleceği de olamaz. Şimdi bir devrin bu müşkül sorusunun yarattığı zihin bunalımını ve bitimsiz tartışmayı irdeleyelim.

 

İslam Sosyalizmle Uyuşur mu?

 

İranlı siyaset bilimi profesörü Hamid İnayet’e göre 20. yy.daki sosyo-politik düzenleme sistemleri içerisinde İslam’ın yüksek mizacına en fazla uyum belirteni sosyalizm olmuştur. Her ikisi de kolektivizm veya kamu ve birey menfaatlerindeki denge, devlet kontrolü, servetin eşitçe dağıtımı gibi konularda birbirine çok yaklaşmışlardır. İnayet, hemen şunu da eklemeyi ihmal etmez: “Sosyalizm, Hegelci Avrupai üstünlük anlayışıyla ya da Marksçı tanrıtanımazlıkla ilişkilendirildiğinde ya da İslam, özel mülkiyetin dokunulmazlığını savunan bir düşünce sistemi olarak sunulduğunda bu ikisi arasında hiç şüphesiz ihtilaflar çıkmaktadır. Ancak yine, ne Hegelcilik ve Marksizm sosyalizmin ayrılmaz parçalarıdır, ne de özel mülkiyet İslam’ın esas ve değişmez doktrinlerindendir.”5

     İnayet, üzerinde durulması gereken üç İslam sosyalizm türü olduğunu söyler: Resmî versiyon, fundamentalist versiyon ve radikal versiyon. Şimdi İnayet’in bu sınıflandırmasını takip ederek İslam sosyalizminin gelişimini izleyelim.

 

     Resmî Versiyon

    

Sosyalizmin bu versiyonu, 1961’de Mısır’la Suriye’nin birliklerinin (Birleşik Arap Cumhuriyeti) bozulduğu ve Nasır’ın siyasî ağırlığını Arap birliği fikrinden Mısır’ı endüstrileşmiş bir devlete dönüştürme aracı olarak sosyalizme kaydırmasıyla başlar.6 Fakat daha önce bu yolda ilk adımlar, toprak mülkiyetini 200 feddanla sınırlayan ve bu miktarı aşan arazinin çiftçilere dağıtılmasını öngören 1954 tarihli Toprak Reformu Yasası’yla atılmıştı. Bu yasanın çıkarılması, Eylül devriminin sosyalist yöneliminin ilk emaresi mesabesinde idi, ki bu yönelim, 60’lı yılların, bütün üretim araçlarının mülkiyetini devlete devreden kararları ile aleniyet kazanacaktı.7

     1962’deki Ulusal Sözleşme’de sistem benimsediği sosyalizmi “Arap Sosyalizmi” olarak tanımlamak suretiyle bunun mevcut sosyalist toplumlardan alındığını ima edecek bütün nitelemeleri de reddediyordu. Dolayısıyla bu, ilhamını İslam’daki adalet ilkesinden alan İslamî nitelikli bir sosyalizmdi.8

     Öteden beri bu yönde bir eğilimi olan Nasır, küçük küçük adımlarla arzuladığı siyasî yapıya erişmek istiyordu. Sistemini “Arap Sosyalizmi” olarak nitelemekle de bu yönde en önemli basamaklardan birini atlamıştı. Hamid İnayet’e göre Nasır’ın amacı sınıfsız bir toplum değil sadece sınıf farklılıklarının giderilmesi, istibdattan ve istismardan bağımsız çeşitli sınıfların barışçı bir şekilde bir arada yaşayabileceği şartları oluşturmaktı.9

     Elbette Nasır bu tepki çekmeyen fikirlerle kalmayacak giderek özel mülkiyete sınırlandırmalar getirecek ve İslamî kitleyle arasındaki tansiyonu yükseltecekti. Kuşkusuz Nasır’ın zihni karışıktı. Ulusal heyecanı onu Arap ulusçuluğuna, idealleri ve elbette küresel konjonktür sosyalizme yöneltirken nihayet toplumsal realite ve belki kişisel hayatı onu İslam’la karşı karşıya bırakıyordu. Nitekim yazdığı The Philosophy of Revolution (Devrimin Felsefesi) adlı manifestoda İslam’ı Mısır’ın üçlü sacayağından biri olarak nitelendiriyordu. Fakat İslam, giderek ağırlık kazanan sosyalizm düşüncesi ile Arap ulusçuluğu arasında boğulmaya başlayacak ve bu durum İslamî çevrelerde rahatsızlık ve gelecekle ilgili büyük kaygılar doğuracaktı.

     İnayet’in belirttiğine göre Mısır’da İslam sosyalizminin öncüleri Suriye’li Mustafa Sıbai’nin El-İştirakıyyetü’l-İslam (İslam Sosyalizmi) adlı öncü çalışmasına minnetlerini ifade ediyorlardı ve her araştırmacıya sosyalizmin İslam’la imtizacını gösteren en makul kaynak olarak onu tavsiye ediyorlardı. Kitabın resmî yayınevi tarafından da basılmış olduğu gerçeğini bildiren İnayet, haklı olarak bunu oldukça garip bulur. Evet, oldukça garip bir durumdur bu. Zira, Suriye İhvan-ı Müslimîn cemaatinin lideri Sıbai’nin yoldaşları Mısır’da yargılanır idam edilirken aynı ülkede kendisi devlet ideolojisinin güvenilir bir İslamî doğrulayıcısı olarak sunuluyordu.10  Elbette bu kitap Nasır’ın teorilerinden önce (1959) ve çok daha saf niyetlerle yazılmıştı. Ama durum, sosyo-politik şartların aynı cemaatin üyeleri arasında bile ne derece farklılıklar yarattığını göstermesi açısından ibretamizdir.

     Elbette Sıbai bu heteredoks atılımı sebebiyle yakasını eleştirilerden kurtaramayacaktır. Nitekim hem dava arkadaşlarından hem farklı ekol mensuplarından kendisine çok ciddî eleştiriler yöneltilir. İlk eleştirilerden biri Baas rejimi tarafından 1968 yılında idam edilen Iraklı Abdülaziz el-Bedri’den gelir. Bedri, tartışmaların yükseldiğini ve bu tezin Irak rejimince de desteklendiğini görünce bir reddiye olarak, Türkçe’ye de çevrilmiş bulunan İslam ve Sosyalizm kitabını yazar. Daha sonra Şeyh M. Mahmud Hamid onun yolundan yürüyerek Sıbai’ye cevap verir. Şeyh Hamid, Suriye İhvan’ının en güçlü isimlerinden ve aynı zamanda Sıbai’nin yakın arkadaşlarındandır. Sıbai’nin El-İştirakıyyetü’l-İslam kitabına Nazarât fi kitâbi İştirakıyyetü’l-İslam adında bir kitapla cevap verir.

     Sıbai’nin bu denli tartışma yaratan tezleri nelerdi? Öncelikle bunları ele alalım. Aslında Sıbai sosyalizm ile İslam arasında çok fazla teferruatlara girmeden üstünkörü bir benzerlik bulmaya çalışıyordu. Ona göre İslam sosyalizmi dört unsurdan oluşur: Bütün vatandaşlara doğal haklar, bu hakları teminat altına alan ve düzenleyen yasalar, karşılıklı sorumluluk yasaları ve son olarak da ilk üç hususun uygulanmasını garanti altına alacak müeyyideler.11

     Elbette ki İslam ile sosyalizmin bu te’lifi gayretinde en önemli meselelerden biri belki de birincisi mülkiyet meselesidir. Sıbai, İslam’da millîleştirmeyi (te’mîm) İslam sosyalizminin hayatî bir yönü haline getiren birçok hüküm ve kurum bulunduğu düşüncesindedir. Delil olarak da Ebu Davud ve Ahmed ibn-i Hanbel’in rivayet ettiği şu hadisi gösterir: “Üç şey halkın müşterek mülkiyetindedir: Su, otlar ve ateş.” Bir başka rivayette tuz da bulunmaktadır. Sıbai, bu maddelerin Peygamber dönemindeki çöl hayatında temel ihtiyaçlar olduğunu ve bunların çoğaltılmasının mümkün olduğunu söyler. Dolayısıyla günümüz için su, su arzıyla ilgili bütün yapı ve vasıtaları; ateş, elektrik ve benzeri enerji kaynaklarını; ot ve tuz gibi şeyler de modern hayatın bütün vazgeçilmez ihtiyaçlarını içine alacak şekilde genişletilebilir.12 Sıbai, ayrıca vakıf ve hima gibi kurumların da mülkiyetin millîleştirilmesinden başka bir şey olmadığını savunur.

     Sıbai’yi eleştirenlerden bir diğeri de Kahire Üniversitesi hocalarından “edebî tefsir” ekolünün kurucusu Emin el-Hûlî (1895–1966)’dir. Hûlî, daha 1944–52 yılları arasında yani Sıbai’nin eserinden ve sosyalizmin resmî ideoloji haline gelmesinden önce Kur’an’daki servetle ilgili bütün ayetleri bir araya getirmiş ve onları -kendi ifadesiyle- “Kur’an’ın realizm ve idealizm boyutları arasındaki diyalektik gerilime göre” tefsir etmiştir. Sonuçta şu teze ulaşmıştır:  Kur’an sadece söyledikleriyle değil aynı zamanda işaret ve imada bulunduklarıyla da geçerlidir. Buradan da şu kanıya varır: Kuran “öyle bir zemin hazırlar ki, servet tamamen kamu malı olsa, herkes ona ortak olsa ve bireysellik tamamen ortadan kalksa, Kur’an bunda ne bir sakınca görür ne de buna engel olur.” Bu ifadelerine dayanarak Nasr Hâmid Ebu Zeyd onun ilk İslam solcusu, gerçek bir sosyalist olduğunu söyler.13

     Yöntem ve yaklaşım farklılıklarına rağmen tezleri Sıbai ile aynı doğrultuda olan Hûlî, Sıbai’nin kitabı yayımlanınca ona ciddî eleştiriler getirmekten de geri durmaz. Hûlî, Kur’anî yöntemin en önemli ilkesinin tikelleri ve ayrıntıları değil tümelleri ve ilkeleri ihtiva etmesi olduğunu söyler. Bu yöntemin dinin temelleri olan ibadetler konusunda bile bu ilkeye bağlı kaldığını, öyle ki en bilinen ve en çok uygulanan namaz konusunda dahi Kuran’ın hiçbir ayrıntı vermediğini belirtir. Oruç, hac ve zekât konularında da durum böyledir. Sonra Hûlî, bir nevi, fikirlerinin istemediği yönlere çekilerek kendisinin itham edilmesine engel olmak veya bu konuda oluşabilecek bir yanlışlığı tashih etmek istercesine şu ifadeleri kullanır:

“Planı bu olan Kur’an’ın, insanların servetine ilişkin konularda tikel ve ayrıntı kabilinden hususlara temas etmemesi ve buna rağmen bizim bunu İslam olarak kabul etmemiz karşısında, Kur’an’ıyla ve Kur’an’ın açıklaması olarak gönderilenleriyle birlikte, onun şu ekole, falan cemaate veya filan fırkaya bağlı olduğunu söyleyebilir misiniz? Hayır! Ne bunlarla, ne de benzer şeylerle Kur’an’ın bir ilgisi olabilir. Bugünün İslam sosyalizminden, dünün İslam kapitalizminden veya yarının İslam komünizminden bahsetmekle, İslam’ın herhangi bir zamanda akaidde şu mezhepten, ibadet veya muamelatta bu mezhepten ibaret olduğunu söylemek arasında bir fark yoktur. İslam, Kur’an’ıyla, bütün bu mezhep/ideolojilerden daha yüce maksatlara, daha uzak hedeflere, daha derin bakış açılarına ve daha manevi bir kalıcılığa sahiptir. Kur’an’ı ele alma konusundaki bu yöntemden ve Kur’an’ın yönteminde dikkat çeken bu yönelimden dolayı, Kur’an hakkında, aslâ toplumsal bir akıma aidiyetinden söz etmedim…”14

 

Fundamentalist Versiyon

 

Sosyalizmin bu versiyonu için de Hamid İnayet, Seyyid Kutub’u zikreder. Ona göre Kutub, ulemanın tersine aynı hadise dayanarak bireysel mülkiyet hakkını mutlak ve mukaddes olarak görmüyor, dolayısıyla bu hakkı hayatın temel gerekliliklerinin toplumsallaştırılması konusunda bir engel olarak da kabul etmiyordu. Fakat Sıbai’nin İslamî idealleri açıklamakta yabancı sembolleri kullanmasına rağmen Seyyid Kutub buna karşı çıkıyordu. İslam sosyalizmi, İslam demokrasisi gibi deyimleri onaylamıyor, bunların ilahî nizamla insan yapımı sistemlerin karıştırılması sonucu ortaya çıktığını savunuyordu.15

Kutub’un yalnız sosyalizm için değil bütün ideolojilere karşı tavrı nettir. Hatta ilahî nizamdan kaynağını almayan bütün düşünceleri “beşerî sistemler” diye niteleyerek “ilahî nizam”ın karşısına alır ve bütün bunlara “cahiliyye” sıfatını verir. Bu niteleme en bilinen anlamıyla Peygamber devrindeki müşrik toplumu kast eder. İslam’da Sosyal Adalet’te, İslam Düşüncesi’nde, İslam ve Kapitalizm Çatışması’nda ve diğerlerinde bu tutumunu açıkça ortaya koyar. Onun manifesto niteliğindeki Yoldaki İşaretler kitabından alıntılar yaparak bu tavrını daha açık gösterelim:

“Hiç şüphesiz ki İslam cahiliyye ile ortaklaşa çözümlere girişmeyi kabul etmez. Ne düşünce açısından ne de bu düşünceye dayanan idare tarzları bakımından… Ya İslam, ya cahiliyye!.. Ortada İslam’ın kabul edip razı olduğu, yarısı İslam yarısı cahiliyye olan bir başka sistem yoktur. İslam’ın görüşü açıktır. Hak bir tanedir, birkaç tane değil. Bu hakkın dışında kalan her şey dalâlettir. Bunların birbirine karıştırılması, birbirine kaynaştırılması mümkün değildir. Şu halde ya Allah’ın hükmü, ya da cahiliyyenin hükmü… Ya Allah’ın şeriatı, ya da nefislerin heva ve arzusu…”16

Kutub, bir başka yerde biri Allah’a diğeri insanların heva ve heveslerine dayanan bu iki ayrı sistemi aynı nizam içerisinde bir araya getirmeye çalışmayı, bir sentez gayretinde bulunmayı şirkle eşdeğer bulur.17 Sonra bu tür gayretlerin aslında bir zavallılık ve alçaklık psikolojisinin ürünü olduğunu söyler:

“İslam ile bir kısım mevcut düzenler arasında, İslam ile kimi mevcut doktrinler arasında ve yine İslam ile kimi modalaşmış düşünceler arasında benzerlik arayacak şekilde bir aşağılık duygusuna kapılmayalım. Biz bu düzenleri Doğuda da Batıda da temelden tümü ile reddediyoruz, çünkü İslam’ın insanlığı yüceltmek istediği seviyeye nisbette bunların tümü geri ve düşük düzenlerdir.”18

Hamid İnayet, Kutub’tan başka savunucusunu göstermediği bu fundamentalist versiyonun İslam sosyalizmine eleştirilerini şu şekilde özetler:

1-İslam ve sosyalizm iki ayrı, kapsamlı ve bölünmez düşünce ve hayat sistemleridir. Dolayısıyla bunlar arasında hiçbir uzlaşma ya da sentez mümkün değildir.

2-İslam’da iman ancak Allah’ın irade ve egemenliğine tam bir bağlılıkla oluşur.

3-Fikirler alanında bugünkü tercih İslam ile cahiliyye arasındadır. Yani İslam ile diğer bütün sistem ve düzenler arasındadır.

4-Komünizm ve kapitalizm gibi sosyalizm de cahilî düşüncenin bir uzantısıdır. Ahlakın yok olması pahasına sosyal refah ve maddî zenginlik gibi kavramlara önem vermektedir.

5-Mısır sosyalizmi ulusçulukla çok yakın bir ilişki içindedir. Ulusçuluk ise İslam’ın özüne aykırı bulunan bir başka sistemdir.

6-İslam hukukunun gelişimindeki fasıla nedeniyle bazı İslamî esaslar yeniden yoruma ihtiyaç gösteriyorsa da bunu başarmanın yolu Batı siyaset felsefesinin herhangi bir türünü kaynak edinmek ya da materyalist fikirlere yönelmek değildir.19

    

İslam sosyalizmi fikrine bu denli karşı çıkan Seyyid Kutub’un bütün bu eleştirilerine ve bu konudaki bütün zihin berraklığına rağmen tartışmanın bir yerinde adının anılması kimilerince haklı olarak eleştirilecektir. Elbette Kutub’a hiçbir zaman “İslam sosyalisti” veya “Müslüman solcu” gibi yakıştırmalar yapılamaz. Fakat onun İslam’daki ‘sosyal adalet’ konusunda geleneksel ulemadan farklı düşündüğü ve düşüncelerinde eski dönemlerinin etkisiyle yer yer sosyalizan çizgiler taşıdığı da inkâr edilemez. Nitekim gerek Hamid İnayet ve gerekse ileride değineceğimiz Hasan Hanefî, Seyyid Kutub’u sosyalizan eğilimli bir ıslahatçı ve “aydınlanmacı” düşünür olarak görürler. Yine hiç şüphesiz, bu tartışmanın yalnızca dökümünü çıkarmak amacında olan bu makalenin haddinin biraz da üstünde olarak, sahih İslam düşüncesine en yakın tavrın da Seyyid Kutub’a ait olduğunu itiraf etmek gerekir.

     Arapların 1967 yenilgisi bütün Arap dünyasında çok ciddî tereddütlere, kendilerini yeniden gözden geçirmelerine ve var olan siyasî ideolojilerin sorgulanmasına yol açtı. Özellikle Mısır’da bu hezimet üzerine yoğun tartışmalar yaşanırken aynı sıralarda Sudan’da da bir adam statükoya ağır eleştiriler getiriyordu: Mahmud Muhammed Tâhâ (1909–1985). İhvan Partisi’nin de lideri olan bu uslanmaz aydının sonu gelmeyen ağır eleştirileri en sonunda 70 yaşını aşkın olmasına rağmen onu ipe götürecek ve fikirlerinin bedelini hayatıyla ödetecektir.

Tâhâ, yöntem bakımından Selefîliğe mensup olsa da düşünce bakımından sol hanesinde değerlendirilmesi gereken bir düşünürdür. Nitekim şöyle diyordu: “İslam’ın sunduğu adalet kanunu, üç temel ilkeye dayanır: Ekonomik eşitlik (sosyalizm), siyasî eşitlik (demokrasi), sosyal eşitlik (her renk, ırk ve dinden insan arasında).”20  Muhammed Tâhâ, dünyanın iki kutba ayrıldığını, biri kapitalist diğeri komünist olan bu iki blok arasında İslam dünyasının yeni bir kutup yani alternatif oluşturması gerektiğini söylüyordu. Ona göre “bu yeni grup, demokrasiyle sosyalizmi birleştiren bir organ içerisinde bir araya gel[melidir.]”21 Aslında bu çözümü sunarken zihni 7. yy.’a gidiyor ve 20. yy. ile 7. yy. arasında bir benzerlik olduğunu düşünüyordu. Çünkü ilk Müslümanlar da doğuda İran, batıda Bizans medeniyetleri arasında üçüncü bir grup oluşturmuş ve her iki kutuba da İslam’ı aşılamışlardı. Bugün de Müslümanlar, doğuda komünizm batıda ise kapitalizme İslam aşısını yapmak sorumluluğundadır diyordu.22

Bu şehit aydından sonra İslam sosyalizmi tartışmalarında bir diğer isimden; Hasan Hanefî’den söz etmek gerekir. Hanefî, İslam sosyalizmi tartışmalarına yeni bir kavramla girer: ‘İslamî sol’ (el-yesâru’l-islâmî). 80’li yıllarda daha iyi düşünülmüş ve sistematize edilmiş bir ilerlemeci proje olarak ‘İslamî sol’ kavramsallaştırmasıyla Afganî ve Abduh’un ihya projelerini yeniden canlandırmak istiyordu. Hanefî’ye göre ‘İslamî sol’ projesi, Doğu’dan ve Batı’dan, Marksizm ve liberalizmden, Şia ve Haricîlikten uzak; ümmetin içinde bulunduğu gerçekleri ifade eden, fikrî, ictimaî, medenî ve siyasî bir söylemdir. Kökü, Kitap ve sünnete uzanır ve sadece ümmetin maslahatını arar.23 İlk elden yapılacak eleştirilere de peşinen cevap vermiştir. Ona göre ‘İslamî sol’, İslam’ın Marksist bir elbise içinde sunulması değildir. Bu İslam’a hakarettir. Ortaya konan değerlerin hepsi bizzat İslam’dan ve kültürden alınmıştır. Bu proje, ümmetin ihtiyaçlarını dile getirir.24

Hanefi doğrudan sosyalizm kelimesini kullanmaz. Ama onun ‘İslamî sol’ düşüncesi, İslam’ın heteredoks çizgisi üzerinde yürüyen ve kişisel yorumlarıyla birlikte İslam sosyalizmi tezine eklenmesi gereken bir düşüncedir. Sıbai, sosyalizmin sönecek bir moda olmadığına inanıyordu. Hanefi de muhtemelen aynı kanaatle bu maşukaya sevdalanmıştı. Sıbai, bu alımlı maşukanın bütün güzelliğinin makyaj olduğunu, boyalar dökülünce bütün cazibesini yitirdiğini göremedi. Fakat Hanefî buna şahit oldu. Nitekim Sovyetlerin yıkılmasıyla birlikte sosyalizmin eski cazibesini yitirdiğini görünce projesine ‘İslamî sol’ demekten vazgeçip ‘Aydınlanmacı sol’ demeyi tercih etti.

 

Radikal Versiyon

 

Hamid İnayet, Nasır’cılığın 60’ların ortalarından sonra düştüğü bunalımın Mısır’da İslam sosyalizmi tezlerinin zayıflamasına yol açtığını, 1967’de de Arapların yenilgisiyle kitlelerin bu tezden soğuyarak daha etkin bir siyasî doktrin arayışına girdiklerini söyler. İslam sosyalizminin bu radikal versiyonu, Sıbai’nin ve Suriye ve Mısır’daki taklitçilerinin sunduğu modelden sadece resmî bir anlayış haline gelmemesi konusunda değil, ayrıca o zamanlar düşünülemez olan bir yenilik, Marksizmle uzlaşan bir yaklaşım dolayısıyla da farklıydı.25 Elbette bu durumun dünya siyasetinde yükselen trendlerle ve sosyo-politik süreçlerle çok fazla ilgisi vardır. Stalin’in ölümü sonrasında Sovyet Rusya’nın üçüncü dünya ülkelerine ilgisi artıyor ve Amerika’yla aralarındaki bloklaşma giderek bütün dünya ülkelerini kendilerine karşı konumlanmaya (yandaş veya karşıt) mecbur ediyordu.

İnayet, bu İslam-Marksizm sentezi eğiliminin en güçlü temsilcisinin 60’ların başında İran’da kurulmuş olan Sâzman-ı Mücahidîn-i Halk (Halkın Mücahidleri Örgütü) olduğunu söyler. Bu grubun emperyalizm ve despotizm eleştirilerinin yanı sıra en önem verdiği konu, bütün sosyal kötülüklerin sebebi gördükleri özel mülkiyet ve sınıf mücadelesidir. Bu husus beraberinde bütün üretim araçlarının kamu mülkiyetinde olmasını savunan bir çağrıyı getiriyordu. Kapitalist sistem ve emperyalizm dünyasının toplumun tarihsel gerçeklikleriyle artık uyum sağlayamayacağını, kendi yanlarında kendi düşmanlarını yani çalışan sınıfları beslemek durumunda kalacaklarını savunuyorlardı. Sonuçta ezilen sınıfların devrimiyle birlikte kapitalizmin iktidarı yıkılacak, iktidara ve üretim araçlarına çalışan sınıf mirasçı olacak ve dahası, Allah’ın yeryüzündeki halifeleri durumuna geleceklerdi. İşin ilginç yanı bu tezlerine Kasas Sûresi’nin “Yeryüzünde zayıf düşürülenlere ihsan edelim, onları önderler, mirasçılar kılalım istedik.” şeklindeki beşinci ayetini delil getiriyorlardı.26 Bununla Marx’ın insanlık tarihinin son merhalesi olarak öngördüğü sınıfsız komünal toplumu kastediyorlarlardı. Marksizmin İslam’la uyuşmayan daha birçok görüşü dinî referanslarla desteklenmeye veya yorumlanmaya çalışılıyordu. Bu tutum, söz konusu gruba mahsus bir durum değildi. Aynı şey nerdeyse iki asırdan beri Batı medeniyetiyle karşılaşan ve pozitif bilimler ile nasslar arasında çelişkiye düşen birçok ulema tarafından da yapılmaktaydı. Burada farklı olan şey İnayet’in de belirttiği gibi; “…kutsal metinlerin eylemci bir siyasal ideolojinin isterlerine uygun bir biçimde bilimsel bir anlayışla yorumlanmasıdır.”27

Prof. Hamid İnayet’in yerinde tespitiyle “bu eğilim hakkındaki genel izlenim bu eğilimin, siyasete ağırlık vermek kaydıyla dinle siyaseti terkip ettiğidir. Diyalektik ya da tarihsel materyalizmden pek farklı olmayan, ancak kuruluşlarında dinî deyimler ve kutsal ifadelerin kullanıldığı prensipler üzerinde bina edilmiştir.”28

Şimdi bu versiyon içinde değerlendireceğimiz ve bu bakış sahiplerinin çoğu için İslam radikalizminin en popüler teorisyeni olan Ali Şeriati’yi ve onun genelde İslam sosyalizminin ve özelde de bu fikrin radikal versiyonunun neresinde olduğunu irdeleyelim.

 

 

 —Gelecek sayıda: “Allahperest Sosyalist: Ali Şeraiti”

 ………………………………………………………….

1 Söz konusu siyasetçiler Ertuğrul Günay’la Prof. Dr. Mehmet Bekâroğlu’dur. Bütün bir medyanın da ilgisiyle başlayan bu teorisiz ve ciddiyetsiz hareket, bir iki ay sonra akîm kaldı. Fakat hemen bütün aydınlarımıza (!) bu ciddî tartışmaları hatırlatmasına ve hemen ülkenin bütün büyük gazetelerinde bu konuda bir veya birkaç köşe yazısı kaleme alınmasına rağmen zihin tembelliğiyle malul köşe yazarlarımızdan hiçbiri derinlikli bir yazı yazmayı düşünmedi. O günlerde gazetelerde görülen köşe yazılarından bir kısmını buraya almak istiyorum:

     1-Ahmet Hakan; “Müslüman Sol geliyor”, Hürriyet, 11 Aralık 2006

     2- Davut Dursun; ““Müslüman Sol” mu? O da ne?”, Yeni Şafak, 14 Aralık 2006

     3- Nuray Mert; “Müslüman sol veya sol Müslümanlık”, Radikal, 19 Aralık 2006

     4- Dr. Lütfü Özşahin; “Müslüman Sol” ölü doğan bir harekettir”, Milli Gazete, 20 Aralık 2006

     5- Zafer Akgül; “Müslüman Sol tutar mı?” Yeni Asya, 21 Aralık 2006

     6- Hüseyin Akın; “Sol vicdanını mı arıyor?” Milli Gazete, 21 Aralık 2006

     7- Dücane Cündioğlu; “Türkiye’nin Ruhu ve İslamî Sol”, Yeni Şafak, 24 Aralık 2006

     8- Mustafa Akyol; “‘İslamî sol’ kavramını düşünmek: Sosyalizm, İslam’a uyar mı?” Radikal, 29 Aralık 2006

     9- Nuray Mert; “‘Müslüman sol’a ne oldu?”, Radikal, 7 Haziran 2007

 

2 BULAÇ, Ali; Bir Aydın Sapması, İz yay., 4. bsk. İst. 1995 s.150. (Burada yeri gelmişken Bercâvî’nin kitabının 1945’te değil 1946’da yayımlandığını belirtelim. Kimdir bu Faik Bercâvî? Aslen Lübnanlı olan bu ilginç şahsiyet, 1916 yılında Beyrut yakınlarındaki Bercâ kasabasında doğduktan sonra 1924’te ailesiyle birlikte İstanbul’a göç eder. Edebiyat Fakültesi’nin ikinci sınıfında okurken “Nazım Hikmet’in Adamı” iddiasıyla tutuklanır. Eylül 1934’te tahliye olduktan sonra gazeteciliğe başlar. II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’nın değişik yerlerinde faşizme karşı gönüllü olarak savaştıktan sonra 1948–59 arasında New York’tan Beyrut’a, Paris’ten Kahire’ye dek birçok şehirde yaşar. 1959’da kesin olarak Paris’e yerleşen Bercâvî’nin 1946 yılında İslam’da Sosyalizm isimli kitabı yayımlandığı halde Fransa’da yaşamını sürdürür. Nazım Hikmet’le yakın arkadaş olan Bercâvî’nin Türkiye’de Nâzım’la 1933–1938 Yılları adlı bir de anı kitabı yayımlandı.) (Cumhuriyet Kitap, 12 Ekim 1995, Sayı 295)

3 EBU ZEYD, Nasr Hâmid; İslami Sol –Genel Bir Bakış-, İslâmiyât V (2002), sayı 2, s. 22

4 MERİÇ, Cemil; Mağaradakiler, İletişim yay. 12. bsk. İst. 2005, s. 223

5 İNAYET, Hamid; Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, Çev. Yusuf Ziya, Yöneliş yay. İst. 1988, s.257–258

6 A.g.e.  s. 259

7 EBU ZEYD, Nasr Hâmid; İslami Sol –Genel Bir Bakış-, İslâmiyât V (2002), sayı 2, s. 23

8 A.g.m.  s. 23-24

9 İNAYET, Hamid; Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, Çev. Yusuf Ziya, Yöneliş yay. İst. 1988, s.260

10 A.g.e. s. 266

11 A.g.e. s. 269

12 A.g.e. s. 271

13 EBU ZEYD, Nasr Hâmid; İslami Sol –Genel Bir Bakış-, İslâmiyât V (2002), sayı 2, s. 26–27

14 A.g.m. s.27

15 İNAYET, Hamid; Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, Çev. Yusuf Ziya, Yöneliş yay. İst. 1988, s. 277–278

16 KUTUB, Seyyid; Yoldaki İşaretler, Çev. Salih Karataş, Dünya Yay. İst. 1997 s. 179

17 A. g. e. s. 182

18 A. g. e. s. 189

19 İNAYET, Hamid; Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, Çev. Yusuf Ziya, Yöneliş yay. İst. 1988, s. 278–279

20 EBU ZEYD, Nasr Hâmid; İslami Sol –Genel Bir Bakış-, İslâmiyât V (2002), sayı 2, s. 29–30

21 A.g.m. s. 31

22 A.g.m. s. 31

23 GÜLER, İlhami; Hasan Hanefî ve ‘İslamî Sol’, İslâmiyât V (2002), sayı 2, s. 155

24 A.g.m. s. 156

25 İNAYET, Hamid; Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, Çev. Yusuf Ziya, Yöneliş yay. İst. 1988, s. 279–280

26 A. g. e. s. 283

27 A. g. e. s. 284

28 A. g. e. s. 284

Bu yazı NİDA dergisinden alınmıştır. www.nidadergisi.com

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

ZÜBEYİR EMRE

Aziz kardeşim,

Bildiğin gibi tarih ilminin temel bir ilkesi vardır. Tarihi konular incelenirken o günün şartları masaya yatırılır ve o günün şartlarına göre değerlendirme yapılır. Eğer bugünün şartlarına göre geçmişi değerlendirirseniz değerlendirmeleriniz sıhhatli olmaz.

 

Bildiğin gibi SSCB 1991’de dağıldı. Komünizm ideolojisinin sistemleşmiş hali olan SSCB, dağılacağı güne kadar dünyanın dört bir tarafındaki komünist hareketlenmeleri hem fikri olarak hem de maddi olarak destekledi. Coğrafi olarak Rusya’ya çok uzak olan ülkelerde komünizm hâkim olabilirken Rusya’ya çok yakın olmasına rağmen Türkiye’de bu batıl anlayışın hâkim olamamasının sebebi Bediüzzaman, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç gibi birçok fikir ve düşünce adamının tesirli çalışmalarıdır. Bu değerli fikir adamları olmasaydı belki de Allah göstermesin ülkemiz komünizmin at koşturduğu bir alan olacaktı.

 

Bugün kendilerine anti-kapitalist Müslümanlarız diyen bazı gençler o günlerde komünizme karşı yapılan faaliyetleri eleştiriyorlar. Milli Türk Talebe Birliği’nin, Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin faaliyetlerini yersiz buluyorlar.  Ve sanki ilk defa kendileri ortaya atmış gibi İslam sosyalizmini savunuyorlar. Hemen şunu söyleyeyim ki İslam sosyalizmi başta Nureddin Topçu gibi ilim adamları tarafından uzun uzun eserlerinde tartışılmış ve yine Topçu tarafından komünizm en şiddetli şekilde eleştirilmiştir. Topçu, İslam sosyalizmini savunmakla beraber komünizme en ağır eleştirileri yapmaktan çekinmemiştir. Fakat bugün 1 Mayıs’larda boy gösteren bu gençler MTTB’nin bıraktığı mirası reddettiklerini söylüyorlar. Yani reddi-i miras ediyorlar. Şimdi maddeler halinde bu arkadaşlara eleştirilerimizi sıralayalım:

 

  1. Bugün sizlerin komünizme mesafe koymamanızın sebebi tamamen konjonktüreldir. Çünkü Allah’ın izniyle bu batıl itikadın belkemiği kırılmıştır. Miraslarını reddettiğiniz Necip Fazılların o günlerde komünizmle açıktan mücadeleleri de o günün şartları gereğidir. Buna mecburlardı. Onlar mücadele etmeselerdi siz bugün bu rahat ve demokratik ortamda değil demir yumrukla yönetilen otoriter bir rejimde yaşıyor olacaktınız.
  2. Sizler zaten konuşulmuş bir mevzuyu temcit pilavı gibi yeniden ısıtıyorsunuz ve medya da sizin aracılığınızla surda bir gedik açmak için kaleyi içeriden fethetmeye çalışıyor. Bu oyunun farkında değilsiniz.
  3. Yine bazı müntesipleriniz İslam’ın adaleti, hakkı ve emeği yüceltmesine rağmen Müslümanların yüzyıllardır adaleti temin edemediğini söylüyor. Hâlbuki bütün İslam tarihi bu mevzuda sizi tekzip ediyor. Tarih, birçok kere Müslümanların zekât verecek adam bulamayacak kadar hep beraber zenginleştiğini bize söylüyor.
  4. Hak, adalet, eşitlik, emek, halkların özgürlüğü, züht, takva gibi kavramları kullanmak, hayatımıza aksettirmek için illa da anti-kapitalist olmaya gerek yoktur. Zaten Necip Fazıl da sürekli yüce İslam dininin önüne- sonuna bu ekleri getirmeyi şiddetle eleştirmiştir.
  5. Geçmişte komünizmle mücadele ederken yöntem olarak komünizmle mücadele derneklerinin kurulması fikri olarak ne kadar yanlışsa (yapılan iş yanlış değil, isimlendirme yanlış) bugün sizlerin de bu şekilde kendinize isim takmanız yanlıştır. ( Belki yaptığınız iş doğru olabilir.)
  6. Taksim meydanını size açan, rahatça fikirlerinizi söylemenizi sağlayan, özel televizyonlarda boy göstermenizi temin eden kişiler Necip Fazıl gibi üstatların talebeleridir. Sizler redd-i miras ederek adeta bindiğiniz dalı kesiyorsunuz. Çünkü aksi olsaydı bu gün siz bırakın emek, adalet demeyi belki dininizi bile rahat rahat yaşayamayacaktınız.
  7. Dün komünizm ne kadar batılsa bugün de kapitalizm o kadar batıl ve zararlıdır. Kendine Müslüman diyen herkes bu batıl anlayışları reddetmelidir. Fakat bu reddediş illa da birinin yanında yer alarak öbürünü reddetmek şeklinde olmamalıdır. Çünkü bu tarz bir reddediş kurttan kaçıp aslanın ağzına girmeye benzer.
  8. Kendilerine anti- kapitalist Müslümanlarız diyenler umarım samimidir. Emeğe, adalete, hakka, özgürlüğe sahip çıkmak tabi ki çok çok takdire değer bir tavır. Ama bu tavrı ortaya koyarken keşke biraz daha sağlam referanslar ve söylemler ortaya konulabilse…
  9. Umarım böyle olmaz; ama içimden bir ses birkaç sene içinde redd-i miras edenlerin millet nezdinde kabul görmeyeceğini ve silinip gideceğini söylüyor. Belki de söylemlerini daha derinleştirirler, referanslarını güçlendirirler, hatalarını tashih ederler. Bu şekilde belki millet gönlünde makes bulabilirler. Bu sayede gelir dağılımında, hak ve adalette daha iyi standartlara erişiriz. Hadi hayırlısı…Not:Bu arkadaşlara şu anda merkez medya ciddi anlamda destek vermektedir. Bu desteğin samimi olduğunu düşünmüyorum. Anti-kapitalist gençler samimi olabilir; fakat medyanın onları yönlendirmeye çalıştığı, meseleyi manipüle etmeye çalıştığı da açıkça görülüyor.  Tarihe baktığımızda bir çok hareketin temelinde gençlerin olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu arkadaşların da ciddiye alınması lazım. Çünkü ciddiye alınmayan, dinlenmeyen, göz ardı edilen gerçekler her zaman büyümeye daha meyillidir. Bu gençler ciddiye alınmalıdır ki birileri yanlış yönlendirmesinler. Çok geç olmadan…
  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

ZÜBEYİR EMRE

Azizim

 

Bugün sana vicdanın sistemleşmesi meselesini anlatacağım. Aslında bu mesele zihnimde bir soruyla şekillenmeye başladı. Soru şu; İçtimai hayatımızı nizama sıkmada sistem mi vicdan mı daha önemlidir? Sonra ikisinin birbirinden çok da ayrı şeyler olmadığını idrak edince vicdanın sistemleşmesi kavramı çıktı ortaya.

 

İçtimai hayatımızı idame ettirirken her zaman bir sisteme ihtiyaç duyarız. Biz doğu toplumları daha çok işlerimizi vicdan üzerinden götürürken batılılar sistem üzerinden götürürler. Vicdanın soyut bir kavram olması, ölçülerinin, kıstaslarının belirsizliği, kişiden kişiye farklılık arz etmesi biz doğu toplumlarının özellikle içtimai hayatında birçok keşmekeşe sebebiyet verir. Batı kafası işi sistem üzerinden götürerek meseleyi çözmüş gibi görülür. Fakat bu işi halletmiş gibi görünme uzun sürecek değildir. Çünkü vicdandan yoksun bir sistemin tabulaşması ve tabuların asla değiştirilemeyen teamüllere dönüşmesi vicdanda onulmaz yaralar açar ve zamanla adeta kendi kendinin sonunu hazırlar. (Mesela bu yıl Avrupa’da şiddetli kışta altı yüz kişinin soğuktan donarak ölmesi sistemin yeterince vicdana dayanmadığını gösterir. Fakat batıda trafik kuralları o kadar sert uygulanır ki kazalardan kaynaklanan ölüm sayısı çok azdır. Biz de ise tam tersi bir durum vardır. Kışın soğuklardan dolayı evsizler toplanır ve bir iki ay belediye tarafından bakılır. Gerçi bu da geçici bir çözümdür. O başka mesele… Kimse sokakta donarak ölmez. Yani vicdanlıyız. Fakat bu güzel uygulamayı yapmamıza rağmen sırf sistemleşemediğimiz, kuralları yeterince işletemediğimiz için biz de binlerce insan trafik kazalarında ya da başka iş kazalarında ölüp gider. Örnekler de gösteriyor ki mesele sadece ne sistem işidir ne de sadece vicdan işi.)

 

Şimdi söylediklerimi biraz somutlaştırarak anlatmak istiyorum kardeşim. Mesela eğitim –öğretimden bir örnek verelim. Siz eğitim öğretimi sadece vicdan üzerinden götürürseniz hem öğrenci bazında hem idareci bazında hem öğretmen hem de veli bazında zamanla bazı problemler ortaya çıkacaktır. Çünkü vicdanların tatmin olma ölçüleri bilgiye, birikime, tecrübeye, mizaç ve karaktere göre farklılık arz eder. Bunun karşısına siz sadece bir şeyi tabulaştıran sistemi koyarsanız bazen öğrencinin, bazen velinin bazen idarecinin ve bazen de öğretmenin mutsuzluğuna, huzursuzluğuna rağmen sistemi idame edersiniz.  Bugün eğitimdeki problemlerin temelinde bazıları öğretmenlerin yeterince fedakâr olmadığını, bazıları öğrencilerin ilgisizliğini, bazıları velilerin duyarsızlığını bazıları da idarecilerin iş bilmemesini sebep olarak ileri sürer. Kanaatimce bunların hiçbiri tek başına bir sebep değildir.  Aslında öğrenci ilgisiz değil ilgisini yönetecek bilgiden mahrumdur. Öğretmen aslında hoyratça fedakârlık yapmaktan yorulduğundan artık feda edecek bir şeyi kalmadığı için kabuğuna çekilmiştir. Veli duyarsız değil günlük hayatın telaşındadır ve okula karşı ya aşırı ürkek ya da aşırı tepkiseldir. İdareci ise ya sisteme ya da vicdana kuru kuruya vurgu yapmaktadır.

 

Hâsılıkelâm özel sektörden kamuya, yargı sisteminden politikaya, aile hayatından birebir iletişime kadar her alanda vicdanla sistem arasında kalmaktayız. Çözüm ise vicdanın sistemleşmesidir. Vicdan referans alınarak bir sistemin oluşturulmasıdır. Sistemin sürekli vicdana vurgu yapmasıdır. Bütün kurallar akla ve vicdana uygun olmalıdır. İş soyut bir vicdana değil sistemleşmiş bir vicdana bırakılmalıdır. Materyalist bir sistemden vicdani bir sisteme geçilmelidir.

 

Azizim, bizim yani doğunun ve batının ötesinde İslam milletinin mutlaka işlerini sistem üzerinden götürmesi gerekir. Başımıza ne geldiyse işlerimizi tam taksim edememekten, zamanı ve parayı doğru kullanamamaktan, yetki ve sorumlulukları tam belirleyememekten, mesuliyetsizlikten, sistemsizlikten ve usulsüzlükten gelmiştir. Vicdansızlık belki de en son problemdir. Ben milletimizin gayet vicdanlı olduğunu düşünüyorum. Yeter ki biz vicdanımızı aklımızla, bilgimizle bir hedefe kanalize edebilelim.  Bizim dertlerimizin çaresi sistemleşme, profesyonelleşme ve kurumsallaşmadır. Fakat bu profesyonelleşmenin temelinde ne bir şahsın egosu, ne bir zümrenin enaniyeti, ne para ne menfaat ne şu ne bu merkeze alınmalıdır. Sistemleşmenin merkezine vicdan konularak mutlaka kurumsallaşma yoluna gidilmelidir. Vicdan eksenli bir kurumsallaşmayı başaramadığımız müddetçe içine düştüğümüz bu keşmekeşten, bu karmaşadan kurtulmamız mümkün değildir.

Selametle kardeşim…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

MEHMET SÜMER

Türk edebiyatında Ahmet Hamdi Tanpınar adı, her gün büyüyen bir ilgi ve etki aylası yaratmıştır etrafında. Kendisi Abdülhak Hâmid Tarhan hakkında yazdığı bir yazıda, “Hâmid’e her zaman zengin bir madene dönülür gibi dönülecektir” der. Sanırım onun Türk edebiyatındaki yerini, en iyi Hâmid hakkında kullandığı bu cümle dile getirir. Abdullah Uçman’ın bir yazısında belirttiği gibi henüz hayattayken (1932-1962 yılları arasında) eserleri hakkında yazılan toplam yazı sayısı 40’ı geçmezken, bu sayı 1970’te birdenbire artmaya başlamış, sadece 2000 yılında (Uçman, yazısını 2001’de bildiri olarak sunmuş) 50’nin üzerine çıkmıştır. Uçman, bu ilgi artışında bir çeşit ekol kimliği kazanmış Mehmet Kaplan ve öğrencilerinin gayretleri kadar 1970’lerde Türkiye’nin önde gelen iki aydını, 2005’te yitirdiğimiz Selahattin Hilav ile Hilmi Yavuz arasında doğrudan Tanpınar’ın dünya görüşü konusunda başlayan ve 4-5 ay kadar süren oldukça geniş boyutlu tartışmanın önemli ölçüde payı olduğunu söyler. Bütün bunların kuşkusuz Tanpınar’ın giderek bir ilgi odağı olmasında payı inkâr edilemez. Fakat kanımca en önemli neden 70’lerden sonra Türkiye’de devletin tarih ve gelenek söyleminin ve bununla beraber edebiyat kanonunun değişmesidir. Erken cumhuriyet yıllarındaki inkılâpçı anlayışın bir tür karşıtlıkta var olmak ister gibi tarihi, geleneği ve bir şekilde bunları önceleyen eserleri görmezden gelen tavrı, 70’lerden sonra değişmiş, Osmanlı’ya ve geniş anlamda geleneğe karşı daha iyimser bir tutum geliştirilmiştir.

 

Külliyatın eksik parçası

 

Tanpınar, hemen her sene bir şekilde edebiyat dünyasında –asıl ölümünden sonra- gündem yaratmış bir yazardır. Geçen sene ilk defa bir kitap olarak bütün halinde yayımlanan günlükleri, Tanpınar’ın hiç bilmediğimiz ve doğrusu tahmin etmediğimiz yönlerini, görüşlerini açığa çıkarmıştı. Bu yıl da birkaç ay önce, ilk defa terekesi içinde yaklaşık dört bin sayfayı bulan yazılar arasından Güler Güven tarafından bulunup sayfa sayfa “inşa edilen” ve 1987’de Adam Yayınları’nca kitap olarak basılan Aydaki Kadın romanı, Dergâh Yayınları tarafından sessiz sedasız tekrar basıldı. Sessiz sedasız diyorum, çünkü bir iki küçük haber sitesi dışında görebildiğim kadarıyla dergiler ve gazetelerin kitap ekleri bu kitap konusunda suskun kaldılar. Oysaki 1987’den sonra bir daha basılmadığı için baskısı tükenmiş olan bu roman, Tanpınar’ın külliyatının da eksik parçasıydı. Dolayısıyla bunca ilgi çeken ve son yıllarda eserleri iki yayınevi arasında dava konusu olan Tanpınar’ın bu romanının, yirmi yılı aşkın bir süre sonra tekrar basılmasının bu kadar sessizce karşılanacağını doğrusu beklemediğim ve gördüğü ilgiyi her halükârda hak ettiğini düşündüğüm için, bu eseri ilgili okura hatırlatmayı istedim.

 

Tanpınar, bir söyleşide bu romanından “çok ayrı, çok başka, daha derin ve ferdî meseleleri ele alan bir roman” diye söz eder. Bütün mükemmeliyetçi yazar ve şairler gibi o da bitirdikleri kadar, belki de onlardan fazla güneş yüzü görmemiş eser bırakıp erken sayılabilecek bir vakitte aramızdan ayrıldı. Fakat Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden daha derin ve daha bireysel gördüğü bu romanı bütünüyle toplumsal bir sorunu işlemiyor. Bu açıdan daha bireysel, fakat Tanpınar’ın günlüklerinde karşılaştığımız Demokrat Parti aleyhtarlığı, İsmet İnönü hayranlığı gibi yer yer aktüel politikayla ilgili görüşler de görülmüyor değil. Örneğin, romanın asıl kahramanı Selim, Adnan Menderes ve onun politikaları hakkında doğrudan isim vererek “düpedüz delilik, artık kelimelerden korkmamalı, bu adam deli” der. Başka bir yerde romanın başka bir karakteri yine Menderes’ten “tıpkı çok yumuşak ve besili Hitler” diye söz eder. Dolayısıyla romanı daha önceki baskısından okuyanların geçen yıl yayımlanan günlüklerdeki görüşlere şaşmaması gerekirdi. Çünkü günlükteki kimi cümleler romanda da neredeyse aynen tekrarlanmış gibi. Bu anlamda romanın günlüklerden sonra tekrar yayımlanmış olması, hem bu romanın hem de yakın tarihimizdeki birtakım olaylar karşısında Tanpınar’ın entelektüel portresinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır.

 

Bütün roman bir gün zarfında geçer ama her zamanki Tanpınar muhayyilesi bütün bir kişisel tarihin ve onun üzerinden toplumsal tarihimizin muhasebesini yapar. Romanın aslî karakteri Selim sabah yatağından uyanmaya çalışırken başlayan roman, akşam Leyla’nın Boğaz’daki evinde verilen kokteylde biter. Bu arada Selim, ilkin köşke uğrayacak, bir buçukta Abdullah’ta, üç buçukta köşkün satış işlemleri için tapuda olacaktır. Selim’in Abdullah’a ve tapuya gittiğini göremeyiz ama köşke uğradığında bir yığın hatırayla canlanan geçmişine tanık olur ve bu sayede romanın karakterlerini de tek tek tanımaya başlarız. Selim, çoğu yönden Huzur’un Mümtaz’ından farksızdır ve Leyla da birçok bakımdan Nuran’a benzer. Selim’i Leyla’nın Boğaz’daki evinde verdiği kokteylde bütün bir toplumun içinde buluruz. Daima dalgın ve düşünceli olan Selim, bir yığın yüzün ve bütün o yüzlerle zihnine hücum eden bir yığın hatıranın ve üstelik içkinin de etkisiyle bir yarı sarhoş gibidir. Bütün bu isimler, simalar, diyalog ve iç monologlar arasında okur da bu yarı sarhoşluk duygusuna kapılmaktan kurtulamaz.

 

Mehmet Kaplan, Tanpınar’ın sanatçı kişiliği hakkında ufuk açıcı bir kavram kullanır. Kaplan, Huzur’la üzerine “Bir Şairin Romanı” başlığıyla yazdığı hayli kapsamlı yazıda Tanpınar’ın “contemplatif” bir mizaca sahip olduğunu söyler. Hayatı hareketten uzak, durgun ve düşünceli bir biçimde yaşayan Tanpınar, bu kişiliğinin en önemli yansımasını romanlarında gösterir. Gerek Huzur’un Mümtaz’ı ve gerekse Selim, sürekli hatırlayarak, gördüğü ve duyduğu her şeyin kendisini çektiği âlemde yaşarlar. Bu anlamda bütün eşya bu hatırlamada “bir firâr kapısı” işlevi görür. Tanpınar’ın bu algı ve anlayışı üzerinde birçok felsefecinin ve romancının eserlerinin etkisinden söz edilebilir fakat kanımca her şeyden önce bu bir mizaç meselesidir. Nitekim romanın aslî karakteri Selim’i de bir yerde şöyle tanıtır: “Selim’i dikkati felce uğratır. Selim daima kendi kendinin hapsettiği adamdır.” Yine başka bir yerde Selim kendi ağzından şöyle söyler: “Bense daima müşahit olarak yaşayanlardanım.”

 

Bergson ve Freud
Tanpınar, bir yazısında çağımızda iki insanın, bize bütün meselenin insanın kafasının içinde olduğunu öğrettiğini söyler. Bunların biri Bergson, diğeri de Freud’dur der. O, bir dostuna da söylediği gibi gidip Anadolu’nun köylerinde kasabalarında gezerek, notlar tutarak, fotoğraflar çekerek roman yazılamayacağına inanır. Çünkü insan tek başına bir realitedir. Yaşadığı saati, “duyduğu günü, her gün içini parçalayan sızıları ve her akşam insana yaşamak aşkını veren ümitleri” anlatması yeterlidir. Bu anlamda o, 1950 ve 60’ların revaçtaki köy romancılığından ne kadar da ileridedir!
Tanpınar’ın bu her haliyle tamamlanmamış romanında asıl başarısı her şeyden önce bir atmosfer yaratıp o atmosfer üzerinden kurduğu üsluplu cümlelerdedir. Öyle sanıyorum ki, Tanpınar’ın asıl estetiğini roman ve düzyazılarındaki bu cümleler yapar. Tanpınar, hem edebiyat tarihçiliği hem de romancılığı ile zaman geçtikçe ve okundukça daha iyi anlaşılacak, daha çok ilgi çekecektir. Ona, Abdülhak Hâmid için kullandığı ifadeyle, “her zaman zengin bir madene dönülür gibi dönülecektir.”Kitap Zamanı, Ağustos 2009, Sayı: 43

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Makale

ZÜBEYİR EMRE

Azizim

Bitinya’ya, Roma’ya, Selçuklu’ya, Osmanlı’ya ev sahipliği yapmış rüya şehir İznik’ten belki son mektubumu yazıyorum sana. Azizim sen bizim ‘sessiz söz’ümüz ve ‘muhatab’ımızsın.

 

Azizim bir konu var ki uzun zamandır kafamı kurcalıyor. Artık bu konuyu yazmanın zamanı geldi sanırım. Bu konu ‘devşirme entelektüel’ler konusudur. Devşirme aydın da diyebiliriz buna. Önce teorik olarak anlatayım sonra somut örnekler de vereceğim. Kendi aydınını yetiştiremeyen hareketler belli bir zaman sonra başka ‘hareket’lerin ya da ‘mektep’lerin aydınlarını türlü yollarla ve birçok tavizler vererek devşirirler. Bu aydınların ilk başlarda aydınsız hareketlere ciddi katkıları olabilir. Bu tip aydınlar daha cesur daha özgür olabilirler. Yetiştikleri çevre, aldıkları eğitim onların rahat konuşmalarını ve yazmalarını sağlayabilir. Fakat bu tip aydınların ‘hareket’in çekirdeğinden yetişmediği için ne diyecekleri ve ne yapacakları belli olmaz.

 

Ne hikmettir bilinmez bizim camiamızda ‘devşirme entelektüeller’e ilgi daha fazladır. Bu Osmanlı’da da vardır. Arap ve Acem aydınlarına nedense  ilgi hep daha fazla olmuştur.Fakat bu yol çok da selametli değildir. Bir yere kadar fayda sağlasa da belli bir noktadan sonra zarar vermeye başlar. O zaman ne yapılması gerekir? Yapılması gereken ‘hareket’in kendi aydınını yetiştirme gerekliliğidir. Bu bir zaruret hatta mecburiyettir. ‘Taşıma suyuyla değirmen dönmez’ mantığından hareket edersek kendi aydınımızı kendimizin yetiştirmesinin de ne kadar önemli olduğu anlaşılır.

 

Aydın, bir toplumun rotasıdır. Rotamızı elbette kendimiz çizeceğiz. Başkalarının çizdiği rotalar ne kadar bizi ifade eder ya da ne kadar bize yarar sağlar? Azizim birkaç ‘müşahhas’ örnek verip gerisini senin anlayışına havale ediyorum. Örneğin, Üstad Bediüzzaman, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Hayrettin Karaman, Ahmet Akgündüz… İslami hareketlerin çekirdek kadrolarından yetişmiş değerli aydınlarımızdır. Devşirme aydınları sen zaten tahmin edebilirsin. Birçok isim sayılabilir. Çekirdekten yetişme ve donanımlı aydınlarımızın sayısını artırmak zorundayız.

 

Bugün ‘liberal aydınlar’dan İslami hareketler ciddi anlamda yararlanmaktadır. Fakat bu nereye kadar gidecektir? Nereye kadar problem yaşanmayacaktır? O zaman yapılacak iş bu tip aydınlarla insani ilişkileri ve düşünce alışverişini devam ettirmekle birlikte bu aydınların yanına kendi düşünce dünyamızı iyi bilen aydınlar koyma zaruretidir. Aksi takdirde dolu küp boş küpü kırar.

 

Geçenlerde Mehmet Niyazi ile İsam’da sohbet ederken dedi ki bu milletin en az yüzde yedisini iyi yetiştirmeliyiz. Bu oran çok önemli. Yüzde yediyi iyi yetiştirirsek millet selamette demektir. Azizim bizler de bu yüzde yedilik kısımda yerimizi almalıyız.

 

Azizim bu ülke kalıbını dolduramayan adamlarla dolu. Bizler inşallah o yüzde yedilik kısımda yerimizi alırken kalıbımızı da dolduracağız. Mesele akıl ve kalpte bitiyor. Bu ülkenin en önemli sorunu ‘aydın’ sorunudur. Bizler elimizden geldiğince İslam’ın nuruyla aydınlanmış, zamanını ve zeminini iyi etüt etmiş aydınlar olacağız. ‘Devşirme aydınlar’la yolun gidilebilirliği bellidir ve sınırlıdır. Biz ‘İstiklal Marşı’ gibi bu milletin yüreğinden ilhamını alan aydınlar olacağız. Kal sağlıcakla…

17.07.2011

İznik

 

 

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

MEHMET SÜMER
Bu yazının başlığı, aslında “şiirin gençleri” de olabilirdi. Böyle bir başlık, son yıllarda gelişen sorunlu birtakım şiir algılarına değinirken söz konusu algıların genelde genç şairlerde görüldüğünü de belirtmiş olurdu. Fakat konu, şiirin esası ve bir sanat olarak değişmeyen genleri olduğu için yanılgıya değil asl’a yönelmek, yanılgının da ne olduğunu açığa çıkarır düşüncesindeyim. Öncelikle kabul etmeliyiz ki şiir, sıklıkla söylendiği gibi bir gençlik sorunudur. Bu, şiirin gençlerin deneyimsizliğine bağışlanmış olduğu anlamında değil, büsbütün bilgi ve deneyimle kotarılan bir iş olmadığı anlamındadır. İlişkilerin sıkı ağlarıyla örülmüş şiir çevreleri, her ne kadar bağımsız duran gençleri hep görmezden gelmeye çalışsa da içten içe Tanrısal bir muştu bekleyen umarsız toplumların bekleyişi gibi yeni bir ses beklerler. Bu bekleyiş, aslında bir taraftan yaşlı ve orta yaşlı şairlerin otoritelerinin sarsılma korkusunu, diğer taraftan da iyice sıkıcı olmaya başlamış aynı koronun teranelerine yeni bir ses ve soluk getirilmesi ümidini birlikte taşır.

 

Şiir tarihi boyunca hemen bütün atılımları gerçekleştirenlerin hep genç şairler olduğunu görmek gerekir. Çünkü gençlik, bir deneme yürekliliği göstermek, bir acemi ve amatör ruhu taşımak demektir. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ama önünde kazanacak bir dünya gören genç şair, edebiyatın içinde çöreklenen otorite sahiplerini de elbette korkutacaktır. Nitekim sağlığında kimsenin ilgi göstermediği usta bir şair, “ben sanatta amatörden korkarım. Onda ürkeklikle, bu duygunun en tehlikeli yüzü olan o gayesiz cesaret çok defa el ele yürür” diyerek bu ruhun tehlikeli cesaretine dikkat çekmişti. Şiirin gençlik sorunu oluşu, bu cesaretle, yani dilin güvenlik şeridini geçebilmek ve tehlikeli sınırlarda dolaşabilmekle ilgilidir.

 

Şiir ve gençlik denince hemen akla gelen üçüncü kelime yeniliktir. Yenilikten kastım, genç şairin arenaya girer girmez ilk bulduğu şiire saldırmakla işe başlaması değil elbet. Şiirde yenilik, şiir geni taşıyan genç şairin yapması gerekenleri iyi saptayıp doğru zamanı kollamasıyla gerçek değerini bulur. Yahya Kemal’in, Haşim’in, Nazım’ın ve diğerlerinin kendi çağlarında yaptığı budur: Doğru zamanda, doğru olanı yapmak. Yoksa cesaretin tek başına yeterli olduğunu sanmak, şairin ölü doğmasına neden olmaktan veya şiir tarihinin çoğu defa tanıklık ettiği gibi yankısız bir deneme olarak kalmaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Unutmamak gerekir ki şiir, bilgi ve birikimle yazılan bir şey değilse bile bilgisiz ve birikimsiz yazılan bir şey asla değildir. Bu yüzden neye karşı çıktığını bilmeyen, neyi kurmak istediğini de bilemez.

 

Elbette bu ifadeler, yalnızca gençler şiir yazsın anlamına gelmez. Tersine, şiir yazanlar biyolojik olarak değilse de edebî olarak daima genç kalsınlar demektir. Aksi takdirde şiirin yürüyüşüne ayak uyduramayan bu zatlara, şiiri gençlere bırakmalarından başka bir tavsiyemiz olmayacaktır. Nitekim şiirin bu özelliğini kavrayan Turgut Uyar, meşhur yazısında ustalığın zararlarından ve şiirde acemiliğin gerekliliğinden söz ederken “her taşa sarılırken gücünüz, aşkınız, korkunuz yenidir, tazedir. Başaramamak endişesinin zevkiyle çalışacaksınız” diyordu.

 

Şiir bir gençlik sorunudur ve şair, daima genç kalmak zorundadır. Belki de ustalığın makbul olmadığı tek yer şiirdir. Bir şiire usta olmaktansa her şiire çırak yazılmaktır şairlik. Öyleyse şair, her yaşta genç ve her yaşta acemi olmalıdır. Çünkü başaramamak endişesi taşımayan şair, oturduğu emeklilik koltuğundan her yazdığını Kitab-ı mukaddes ayetleri gibi sunmaktan kurtulamayacaktır. Buna karşılık başaramamak endişesiyle yazılan her acemilik denemesi, sırf iyi şiire yönelik yeni bir yolun denenmiş olması nedeniyle bile bir değer taşır. Zaten şiirin önemi, İsmet Özel’in belirttiği gibi “bir deneyimin (experience) doğrudan doğruya kendisi oluşundandır.” Şiir bir gençlik sorunudur derken işte kastettiğim budur.

 

Burada, hiç olmazsa tavır ve tutum olarak önemsediğim kuşakdaşım genç şairlerin her gün “yeni” sıfatıyla öne sürdüklerinin şiirin toprağından gelmediğini görmek de beni şiirin genlerine dikkat çekmeye mecbur kıldı. Evet, şiirde cesaret ve deneme yürekliliği göstermek, şairin vazgeçilmez tavrıdır. Fakat cesaret de yalnızca şiirin sınırları içinde bir anlam kazanır. Bu yüzden sözlerimin asıl muhatabı yaşlı şairler değil, genç şairlerdir. Çünkü şiirdeki canlılığı kavrayamamışlara sözümüz yok, asıl sorun şiirin canlılığını yanlış görenlerdir.

 

Kuşku yok, şiir kadar yeniliğe zaafı olan pek az sanat vardır. Öyle ki şiir, daima toplumun dönüşümüne eşlik eder ve her çağda kazandığı yeni biçimlerle sanatsal değerini korur. Böylece yeniliğe olan bu zaaf, onun güçlü yanı olur. Fakat bazen de bu zaafın şairlik ruhu taşımayanların elinde şiirin genlerine yapılan bir müdahaleye dönüştüğüne tanık oluyoruz. Şiirin genlerine yapılan müdahale, onun kendi başına bir sanat olarak varlığını ortaya koymaktan uzaklaşıp diğer sanatlara yaslanarak bir şey olmaya çalışmasıdır. Dolayısıyla sırf cesur oldukları için anlayışa layık gördüğüm teknoloji çağı şairleri, şiirin kadim ruhunu anlamadan genleriyle oynamaya başladıkları zaman, şiir de doğasına yapılan müdahaleye tepki verecektir. Öyleyse şiirin çağlar boyu değişmeyen genlerini tanımak ve onun bağımsız bir sanat olarak varlığına kasteden müdahaleleri bilmek zorundayız.

 

Edebiyat tarihinin çeşitli dönemlerinde şiirin genlerini kavrayamayan birtakım yenilik heveslilerinin şiiri çeşitli sanatlara yaklaştırarak onların alanına sokmaya çalıştıklarına şahit olunmuştur. Kimi zaman şiirin yalnızca bir ritim olduğu zehabına kapılanlar, onu veznin dar elbisesine sıkıştırmaktan başka bir yol görememiş ve şiiri vezinsiz gördüğünde tanıyamamıştır. Yüzyıllarca belağat kitaplarının “mevzûn ve mukaffâ söz” olmaktan başka bir tanım yapamadığı şiir, bir yerden sonra müziğin notayla olan ilişkisi gibi bir ilişkiye girmiştir vezinle. Nitekim bu sapkınlığın son merhalesi Enis Behiç Koryürek’in klasik Türk müziğinin usûllerini şiire uygulamasıdır. Bu zat “devr-i hindî”lerle, “aksak semaî”lerle şiir yazmaya kalkışmıştı. Oysa müzik notaya mahkûmdur ama şiir vezne değil. Şükür ki bugün vezin mahkûmu şair kalmamıştır. Ama şiirin vezinsiz olamayacağını düşünenlerin sürdürücüleri, bir müddet de şiiri müziğin alanına sıkıştırmaya çalışmıştı. Zira şiirde bin bir zorlukla oluşturulan bu “mekanik” ritim ne kadar çabalasa da basit bir müzik aletinin ses gücüne ulaşamaz. Çünkü şiirin yalnızca dil aracılığıyla ve ses, anlam ve imge birleşimiyle yarattığı sanatsal güç, müziğin hiçbir çeşidinde yoktur. Şiiri yalnızca ses değerine indirgemek, onu basit bir fon müziğinin bile gerisine itmek olur. Çünkü kimse vezni veya kafiyesi için şiir dinlemez ama pek çok kişi yalnızca ritmi için müzik dinleyebilir. Bunu Nurullah Ataç ne güzel ifade etmiştir. Ahmet Haşim’in cenazesinde birileri sürekli Haşim’in şiirlerini okurken müzik dinler gibi olduklarını söyleyince Ataç çıkıp itiraz eder ve Haşim’in müzik yapmak istese şiir yazmak yerine keman çalmış olacağını söyler. Doğrusu ne şiiri söz ile müzik arasında bir ara dil kabul eden Haşim ne de müziği şiirin kızkardeşi gören Yahya Kemal müzikalitenin şiirdeki rolünü en iyi kavramış iki şair olarak şiiri müziğin alanına girdirmeyi düşünmemişlerdir.

 

Diğer yanılgı, şiirin bir anlam olduğunu düşünenlerin yanılgısıdır. Pek çok kimse şiirin güzel bir anlam olduğunu düşünerek okura mana denizlerinden inciler avlama hevesine kapılmış ve unutuluş denizlerinde boğulmaktan kurtulamamıştır. Ta Tanzimat’tan beri toplumu ıslah etmek hevesine kapılanlar ilk elden şiire sarılmış ve onu bir halk eğitim merkezi gibi görmek gafletine düşmüşlerdir. Bu yanılgı, şiirin yakasına bir fiyong gibi iliştirdikleri espri hokkabazlığıyla şiir yazdığını savunan Orhan Veli’lere kadar sürüp gelmiştir. Nitekim manifestolarında şiirin “tamamiyle mânadan ibaret” olduğunu, mananın da insanın beş duygusuna değil kafasına hitap ettiğini söylüyorlardı. Şiir yalnızca kafaya hitap edecekse, onu felsefenin ve bilimin çırağı, gelişmemiş bir yol gösterici olarak görmek zorunda kalırız.

 

Son ve asıl üzerinde durmak istediğim yanılgı, ilk ikisine göre daha güncel ama son yıllarda biraz da hevesini almış olmanın verdiği bir sakinliğe doğru gerilediği görülen şiirin bir görüntü, görsel olduğu yanılgısıdır. Edebiyat tarihini iyi okuyanlar görecektir ki şiir ne zaman çıkmaza girmiş, hakiki bir şair yetiştirememişse söz ve görüntü oyunları batağına saplanmıştır. Görsel/deneysel şiir fikrinin kendileriyle başladığını sananlar veya en iyi ihtimalle onu Ercüment Behzat Lav ile Nazım’ın fütürist, sürrealist denemelerinde arayanlar, görsel şiirin ta Osmanlı şiirinde bile olduğunu bilmezler. Bilmemeleri de gayet normaldir. Zira şiirin genlerine uymayan bu denemeler, ne okuyucunun hafızasında ne de şiir dünyasında karşılık görmemiş, unutulup gitmiştir. Tıpkı bugünün görselcilerinin hatırlanmayacağı gibi. Şiirin bütün işlevlerini getirip göze irca edenler, her gün yürüdükleri caddelerde veya izledikleri parlak monitörlerde şiir arayanlardır. Evet, şiir kitapların soluk sayfalarında gizlenmiş şairi bekliyor değil, ama onu hayatın içinden çekip çıkaracak yetenek, birkaç tuşun marifetine mahkûm değildir. Çağımızda şairin kadim ruhunu en iyi temsil eden Sezai Karakoç’un dediği gibi görsel ve görüntüsel olan, çoğu zaman şiire karşıdır. Çünkü şiir, anti-vizüeldir. O yüzden şair, kendisini çağın bu isterilerine uydurmamalıdır.

 

Görülüyor ki şiirin genlerini tanımayanlar ve taşımayanlar, onu kimi zaman müziğe, kimi zaman anlama ve kimi zaman da görüntüye dönüştürmeye çalışmışlardır. Oysa tarihin hiçbir döneminde şiir söylemek isteyen insan bir çalgı çalmamış, felsefe yapmamış veya bir görüntüyü incelememiştir. Bugün ve ileriki çağlarda da insanlar şiir okumak istediklerinde bunu yapmayacaklardır. Çünkü bu, elmanın portakallaşması, karpuzun kabaklaşması gibi bir şeydir. Elbette müzik, resim, kaligrafi vs. sanatlar her dönemde vardı ve insanlar her dönemde bunlardan zevk duymuşlardır ama hiçbir zaman bunlara “şiir” denilmemiştir. Çünkü şiir ile diğer sanatların genealojisi farklıdır. Şiir, her şeyden önce sözdür; sonra imge ve sonra da müzikalitedir. Bunların şaire hangi sırayla geldiği önemli değildir. Çünkü hangi sırayla gelirse gelsin güzel bir şiirde ancak böyle sıralanırlar. Genetiği değiştirilmiş şiirin, şiir diye sunulması bir yenilik hevesinden başka bir şey değildir. Bu heves ise sahipleri genç ve cesur da olsalar şiirin ruhuna saldıranları müsamahayla karşılamamızı beklememelidir.

 

Şiirin araçları da imkânları da bellidir. Belli olmayan tek şey şairin yeteneğine göre bu sınırlı araçlarla sınırsız bir dünyayı nasıl çizeceğidir. İşte şiirin yokuşu budur. Bu yokuşu göze alamayanlar, yoldan sapmak gibi bir kolaycılığa kaçmayı en rahat şairlik yolu görmekten kurtulamazlar. Oysa şiirin bütün kavgası dilin içinde, dilin kendisiyledir.
Hece, Şubat 2012, Sayı: 182

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Makale

CAFER NUSRET
Bugün bizler zihniyetimizin teşekkülü adına yeni yeni mevzuları tartışıyoruz. Eğitim sisteminde yeni yeni arayışlar var. Kesintisiz eğitim yerine 4+4+4 sistemi tartışılıyor. Bu sistemin neler getireceğini ve neleri götüreceğini iyi tartışmak gerekiyor. Ben iki kavram üzerinden zihniyetimizi tartışmaya devam etmek istiyorum. Birincisi dindarlaşmak ikincisi de çağdaşlaşmak. Yüz yıl önce de tartışıldı aslında bu meseleler. Ziya Gökalp meseleyi üçlü bir sacayağına oturtarak Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak diye meseleyi formülize etti. Fakat kurulan yeni devlette İslamlaşmak yoktu. Geriye iki ayak kaldı. Türkleşmek zamanla ırkçı bir söyleme, muasırlaşmak da Batı taklitçiliğine evirildi. Yetiştirilen nesiller( istisnalar hariç) ortada.

 

Bugün de benzer bir tartışma yapılıyor. İslamlaşmak yerine dindarlaşmak ve muasırlaşmak yerine çağdaşlaşmak deniyor. Her ne denirse densin neticede yüz yıl geçmesine rağmen problemin bitmediği açıktır. Bugün dindar bir nesil yetiştirmek istendiği en üst seviyelerden ifade ediliyor ve yine en üst muhalif kişiler tarafından bu mesele tartışılıyor. Bence aslında yapılması gereken ilk iş dindarlığın ne olduğu ya da daha açık tabirle Müslümanlığın ne olduğu üzerinde iyice durulmalıdır. Bunu sağlamadan dindar nesil tartışması yapmak yersiz olur. Kimilerine göre dindarlaşmak sadece basit bir ahlak güzelliği iken bazı yazarlara göre dinin bütün bir emir ve yasaklarını tatbik etmektir dindarlaşmak. Bugün İmam Hatip okulları üzerinden dindar nesil yetiştirilmeye çalışılıyor. Bir de cemaatlerin faaliyetleri var. Bence ilk yapılması gereken şey İmam Hatip Okulları’nın masaya yatırılmasıdır. İmam Hatip Okullarında nasıl bir din algısı oluşturulmaktadır? Bu sorunun cevabı bulunmadan mesele halledilemez. İmam Hatip öğrencisi ne oranda dinini öğrenmekte ve tatbik etmektedir. İmam Hatip Okullarının tek problemi başörtüsü müdür yoksa başörtüsü asıl problemlerin görünmesini engelleyen bir problem midir? İmam Hatip Okulları yeterince tartışılmadan bu problem çözülemez. İkincisi diğer devlet okullarında dinini yaşamak isteyen gençlerin durumudur. Bu sayı hiç de azımsanmayacak kadar fazladır. Yapılması gereken ilk iş İmam Hatip dışındaki okullarda okuyan öğrencilerin dinlerini öğrenmelerini sağlamak ikincisi de ibadetlerini rahatça yapmalarına imkan vermektir. Bugün İmam Hatip dışındaki okullarda tesettür ve ibadet sorunu yaşandığı için aileler çocuğun kabiliyetlerine bakmadan sırf ahlaklı olması için öğrenciyi İmam Hatip’e göndermektedir. Halbuki bugün İmam Hatip öğrencilerinin kahir ekseriyeti İlahiyat, imamlık ya da vaizlik dışında meslekler düşünmektedirler. Bu da gösteriyor ki İmam Hatip okulları amacına yeterince hizmet etmemektedir. Sözü çok uzatmadan hal çarelerini sıralayalım.

 

1.İmam Hatip Okulları çok çok kaliteli bir eğitim veren ilahiyata hazırlık okullarına dönüştürülmelidir. Hatta öyle bir program yapılmalıdır ki önce hafızlık, sonra temel İslami ilimler okutulmalı ve bu öğrenciler ilahiyat fakültelerine giderek vaiz, imam ve meslek dersleri öğretmeni ve en önemlisi topluma önder olacak din âlimi olmalıdırlar.

 

2.Bahsettiğimiz İmam Hatip okullarında mutaassıp kişiler yetişmemesi için müsbet ilimler de okutulmalı ve bilgisayar ve en az bir batı dili zorunlu ders olarak okutulmalıdır.

 

3.İmam Hatip okullarında sadece dindar olsun diye bu okula gönderilmiş bir öğrenci bile kalmamalıdır. Bu öğrenciler aile baskısı görmeden diledikleri meslek lisesine, askeri liseye, akademik liseye … gidebilmeli ve burada rahatlıkla dinini yaşayabilmelidir.

 

4.Sosyal Bilimler Liseleri ile İmam Hatip Liselerinin müfredatları karşılaştırılmalı ve İmam Hatip Lisesi öğrencileri Sosyal Bilimler Liselerinin müfredatından istifade edebilmelidir.

 

5.İmam Hatip Liseleri sınavla öğrenci almalı, öğrenci sayısı iyice azaltılmalı ve verilen eğitimin kalitesi artırılmalıdır.

 

6.İmam Hatip Okullarında modern bir eğitim verilmekle birlikte (zorunlu bilgisayar ve yabancı dil) temel İslami kaynaklar ders olarak okutulmalıdır. Örneğin tefsir dersi teorik olarak değil direkt bir ya da birkaç tefsir kitabı okutularak yapılmalıdır. Temel İslami kaynaklar ders olarak okutulmadığı müddetçe eğitimde kalite arttırılamaz.

 

7.Edebiyat derslerinde yine temel kitaplar örneğin Safahat dersi gibi direkt kitabı temele alan dersler okutulmadığı müddetçe yine kuru teorik bilginin ötesine geçilemeyecektir. Edebiyat dersi en az 10.000 kelimenin öğretildiği yazma ve konuşma sanatlarının belletildiği bir ders haline getirilmelidir.

 

8.Şunu rahatlıkla ifade edebilirim ki bugün İmam Hatip Okullarındaki yığılmanın en ciddi sebebi ebeveynlerin sıgara, içki gibi alışkanlıklardan çocuklarını başka okullarda sakınamayacağı endişesidir. Haklılık payı olmakla birlikte bu endişe İmam Hatip Okullarında niteliksiz bir kuru kalabalığın oluşmasına sebep olmaktadır. Devlet acilen tüm okullardaki din ihtiyacını karşılamalı ve İmam Hatiplerin çevirmekte zorlandığı bu kemiyeti keyfiyete dönüştürmelidir. Aksi takdirde İmam Hatip dışında dinini yaşamak istediği halde yaşayamayan bir yığınla kabiliyetleri istikametinde eğitim alamayan, dindarlaşması için gönderildiği okulda sadece kuru bir söylemcilik ve slogancılık öğrenen nesiller yetişmeye devam edecektir.

 

9.Keyfiyetin esas alındığı İmam Hatiplerde din söylem olmaktan çıkarılıp tüm öğretmen, idareci ve öğretmenleriyle birlikte dini yaşamak bir hal haline getirilmelidir. Bu okullarda çağın İmam-ı Azamları, İmam-ı Gazalileri, Bediüzzamanları… yetiştirilmelidir.

Çağdaşlaşmak konusuna başka bir yazıda değineceğim.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Makale

CAFER NUSRET
Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir konunun cevabını bulmanın mutluluğu ile yazıyorum bu satırlarımı. Epeydir acaba bizi geri bırakan, işlerimizin sürekli sarpa sarmasına sebep olan şey nedir diye düşünüyordum. Belki de cevabını bilmeme rağmen bütün cevapları bir kelimede toplamak istiyordum. Sonunda o kelimeyi buldum. Bu kelime zihniyet…
Bilindiği gibi insanlar önce tefekkür eder sonra harekete geçerler. Yani hal hareket ve tavırlarımızın arkasında düşüncelerimiz vardır. Düşünce planında değişim olmadan davranışlarda değişim gerçekleşmez.

 
Bugün cemiyet hayatında yaşadığımız hemen her şeyin altında biraz da düşünce yapımızın, değer yargılarımızın değişmesi yatıyor. Zihniyet kısaca anlayış demek. Bakış açısı gibi de düşünülebilir. İnsanların nasıl ki tek tek hayata bakış açıları, hayat felsefeleri varsa toplumların da şahsi özelliklerin ötesinde bir zihniyet dünyası vardır. Cemiyetin zihniyetinin oluşmasında birden çok sebep vardır. Kendi toplumumuzu ele alalım. İnançlarımız, geleneklerimiz, adetlerimiz, tarihi hafızamız, kültürümüz, farklı kültürlerin tesirleri, eğitim sistemimiz… hepsi aslında bir araya gelince bir zihniyet oluşumuna vesile olur. Sadece birisi değildir aslında bizim zihniyetimizi oluşturan. Hatta yaşanan siyasi olayların zihinlerimizde oluşturduğu tortu, yüzyılların tarihi meseleleri, şahsi tecrübelerimiz, bilimin gerçekleri, çatışmalarımız, entelektüel ya da siyasi, içtimai krizlerimiz iyi ya da kötü müspet ya da menfi bizde bir zihniyet oluşmasına vesile olur. Aslında dünyaya gelen her çocuk daha hayata dair hiçbir şey öğrenmeden toplumun ortak aklı olan zihniyetin tesiri altına girmeye başlar. Bu zihniyetle çatışmak da mümkündür uzlaşmak da. Bu zihniyeti kabul etmek de mümkündür reddetmek de. Fakat değiştirmek sanıldığı kadar kolay değildir. Zihniyet devrimleri öyle bir iki adamın bir araya gelmesiyle gerçekleşmez. Hatta devrimlerle bile kolay kolay değişmez. Toplumun kılcal damarlarına nüfuz eden zihniyeti siyasi bazı kararlarla da telafi etmek mümkün değildir. Hatta anayasa değişiklikleri, kanunlar… bunlarla da zihniyeti değiştirmek mümkün değildir. Zihniyet değişikliği çok uzun yıllar alan fertlerin tek tek ikna edilmesi ile ancak mümkün olabilecek çok zor bir meseledir.

 
Aslında bugün ülkemizde yaşadığımız bütün problemlerin temelinde zihniyet meselesi yatmaktadır. İç içe geçmiş zihniyete dair tüm unsurların tek tek ortaya çıkarılması, bu unsurların adının koyulması, bu unsurların tahlil ve tespiti büyük kafaların işidir. Yoksa günlük basit önlemlerle ne eğitimde ne inanç dünyamızda, ne içtimai hayatımızda değişiklik meydana getirmek mümkün değildir.
Birkaç müşahhas örnekle meseleyi açıklayalım. Örneğin vatandaşın devlete bakışı, eğitim anlayışımız, evlilik kurumuna yaklaşımımız, din algımız… Bunların hepsi zihniyetle ilgilidir. Mesela Tarih dersini geçmişteki hadiseleri anlatmak, sebepleri, sonuçları ortaya koymak ve dersin sonunda kitabın kapağını kapatıp dersi bitirmek olarak algılıyorsak bu tarih anlayışı problemli demektir. Halbuki öğrencilerin bilmeleri gereken ilk şey tarihin içinde yaşadığımız gerçeğidir. Geçmiş evet geçmiştir; fakat bugün yaşadığımız her şey geçmişin bir şekilde yansımalarıdır. Matematik formüllerini ezberleyen bir gencin günlük hayatta matematiği görememesi, çevresinde yapılan tüm binaların matematiksel hesaplarla ayakta durduğunu bilmemesi düşünülebilir mi? Devleti zihninde sonsuz zenginlik ve refah kaynağı olarak tasavvur eden bir vatandaşın, öğretmenin, doktorun… yeterince verimli olması düşünülebilir mi? Halbuki devlet adeta bir şirket gibi iyi yönetilmediğinde batabilen, sınırlı geliri ve bir çok gideri olan en geniş katılımlı bir organizasyondur. Ya da devlet adamlarının vatandaşı algılamasına bakalım. Vatandaş eğer vergi veren, gerektiğince canını veren, höt deyince sesini kesen kuru bir kalabalık olarak görülüyorsa o devletin uzun süre ayakta kalması mümkün olabilir mi? Halbuki vatandaş devlet denilen şirketin vergi vermek suretiyle doğal bir ortağıdır ve dolayısıyla söz söyleme, tercihte bulunma ve sesini yükseltme hakkı vardır. Adaletle yönetilmeyi, gelir dağılımındaki eşitliği… istemesi kadar doğal bir hak olamaz.

 
Bütün bu örnekleri zihniyetimizi yeniden sorgulamak için veriyorum. Örnekleri uzatmaya gerek yok. Mesele basit. Bugün ülkemizde özellikle eğitim alanında yapılması gereken tablet bilgisayar dağıtmaktan daha önemli bir şey vardır. Başta öğretmenler olmak üzere, idarecilerin, velilerin ve öğrencilerin değişen dünya şartlarına göre bir zihniyet inşasını gerçekleştirmek olacaktır. Eğer zihniyetimiz aynen bu şekilde devam ederse ne akıllı tahtaların ne de tablet bilgisayarların çağdaşlaşmamızda hiçbir faydası olmayacaktır…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Makale

ZÜBEYİR EMRE

 

Aziz kardeşim

 

Biz bugün internet üzerinden edebiyata, sanata, düşünceye nitelikli ve sahici eserler kazandırmaya çalışıyoruz. Niçin internet üzerinden yürütüyoruz bu çalışmayı? Niçin bir edebiyat dergisi çıkarmıyoruz mesela?
Cevabı aslında çok basit. Eski hal muhaldir de onun için. Bugün artık edebiyat dergileri ya zamana ayak uyduracak ya da edebiyat tarihinin sayfalarında yerini alacaktır. Her zamanın bir hükmü vardır. Zaman kendi kurallarını ‘devrim’ niteliğinde olmasa da ‘evrim’ niteliğinde icra eder. Zaman dediğimiz aslında yüce kanun koyucunun bir ‘mahluk’udur ki bu mahlukun eline sihirli bir değnek verilmiştir. Bu değnek neye değerse adeta o değdiği şeye yaşam pınarından avuç avuç su verir. Neye de temas etmezse artık o susuzluk çöllerinin aç ve suya muhtaç yolcusu olur. Zaman hükmünü icra noktasında asla taviz vermez. Bugün edebiyat dergileri ölüm kalım savaşı veriyor internetin karşısında. Bu bir müddet daha böyle devam edecektir. Fakat er ya da geç internet denen Allah’ın bu çağa bağışladığı mucize galip gelecektir.

 

İnternet üzerinden edebiyat, sanat ve düşünce hareketlerinin yürüyemeyeceğini düşünenler acaba ‘Arap baharı’nı görmüyorlar mı? Binlerce, milyonlarca genç internet üzerinden örgütlenmedi mi? Mısır’daki Libya’daki gençler internet üzerinden şiirler, düşünce yazıları paylaşmadılar mı acaba? Paylaşmadıysalar yürekleri nasıl hep aynı noktada birleşti?
Dünya artık başka bir çağa giriyor. Eskiden bin yıllarda olan değişmeler önce yüzyıllara sonra on yıllara düştü. Şimdi artık değişim için yıllar değil günler bile yetmiyor. Bizler bu hızlı değişimin neresinde yer alacağız? Ya da almalıyız? Zamana mı küsmeliyiz? Zemine mi küsmeliyiz? Yoksa Adem’e kadar giden özü yakalayıp o özü bugünün sözü haline mi getirmeliyiz?
Sırat-ı Müstakim, Diriliş, Hareket, Ağaç, Büyük Doğu, Mavera, Yedi İlkim, Hece, Dergah, Ay Vakti, Türk Edebiyatı… bu dergiler bizim köklerimiz ve gece yolumuzu aydınlatan kandillerimizdir. Bizler internetin her türlü çirkef, bayağı, eyyamcı, sıradan ve niteliksiz denizlerinde bu can simitlerimizle yaşama tutunacağız. Kes-kopyala- yapıştır kolaycılığıyla işimiz olamaz.
Sözülke bir kültür ocağıdır. Bir mekteptir. Eskiden şairlerin, yazarların ve akademisyenlerin bir araya geldiği ‘mekan’lar gibi bir mekandır. Asla bir sanal mekân değildir. Bizler zaman zaman bir araya gelerek bu sanal âlemden reel düzleme geçeceğiz.
Söz ülkesinin söze muhatap olan ‘sessiz söz’üne katıksız yürek selamlarımla…

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

ÇOBAN

9 Kas
0


CAFER NUSRET

 

 

Yüzeysel bir bakışla mesleklerin en basiti fakat derinlemesine bakıldığında tüm mesleklerin en yücesi ve en önemlisi çobanlık… Önüne birkaç koyun katan kimse çobanlık payesinden hisse alabilir mi? Alamaz elbette. Çünkü üç koyun, yarın otuz, öbür gün üç yüz – bu böylece katlanarak devam eder-koyundan haber verir. Rızkını tarlanın ve koyunun memesinden sağan köylü, ne tarlasını ne de koyununu aptal ve ahmaklara teslim eder. Zira ahmak çoban, kalbini kafasına yediren Batılı filozof gibi yine kendi tarlasını kendi koyununa talan ettirir. Çoban, gözleri göz çukurunun içinde Mevlevi gibi dönenlerden, şimşek gibi hızlılardan ve araziyi karış karış bilenlerden seçilir. Gevşek ruhlardan, bön bön bakanlardan ne çoban olur ne de çobancık.

 

 

Çoban en başta köylüye ‘emniyet’ telkin eder. Köylü bazı zamanlar olur ki canından geçer de koyunundan kuzusundan geçemez. Canının ve cancağızlarının canının yine bu canların canlılığına bağlı olduğunu bilir köylü. Candan öte canı olan koyunlarını, kuzularını emin bir ele teslim etmek ister. Çoban olmak için emin olmak yeter mi? Başlangıç olarak evet… Sonuç olarak hayır. Ardından başka bir şart daha aranır. ‘Doğruluk’. Çoban her halükarda doğruyu söylemek zorunda. Önüne kattığı sürüyü koca bir uçuruma yuvarlama yetersizliğini gösterse ve bir tanesini bile kurtarmaya göç yetiremese de yine doğruyu söylemeye memur. Ne kıvırabilir ne kıvrılıp kaçabilir. Çobanın ruh tablosunda başka bir renk daha olmalıdır ki o da köylüye ‘sadakat’tir. Önüne bir kuzunun değil koca sürünün parası akıtılsa yine efendisine sadakatten ayrılmayacak ve değil sürüyü sürünün tek bir üyesi olan topal keçiyi bile çakırkeyif ve eyyamcı yiyicilere meze yapmayacak.

 

 

Gerçek çoban araziye o denli hakimdir ki nerede nasıl bir uçurum olduğunu, nerede bir geçit olduğunu gözü kapalı bilir. Onun biçimsel bir coğrafya ya da topografya bilgisi yoktur elbette. Ama o alaylı bir coğrafyacıdır. Araziyi karış karış tanımak mı? Çoban için sayı saymak basitliğinde… Derenin neresi sığdır neresi derindir çobana sor. Hayvanların memelerini taşınamayacak derecede sütle dolduracak otlar nerededir? Sırrı çobanın ellerinde. Gerekirse yarın başında ya da ırmağın kenarında olsun. Çoban o otu koyununa kuzusuna yedirir de bir tanesini yuvarlamaz uçuruma.

 

 

Gerçek çoban mekana hükmettiği gibi zamana da hükmeder. Yağmurun, dolunun, karın, kışın zamanını kim bilebilir çoban kadar? Yağmur yağınca oluşan sisi, dumanı, kurtların ve çakalların homurdanışlarını, kilometrelerce ötedeki ayak tıkırtılarını kim sezebilir çoban kadar?

 

Çobanın bir gözü uyurken bir gözü her zaman açık. İşini o kadar rahat yapar ki koyunları kuzuları onun bu rahat tavırları karşısında güle oynaya yayılırlar. Hatta çoban işini o kadar iyi yapar ki çok kere türküler şarkılarla düşer dağlara tepelere. Kavalını çalar, radyosunu dinler. Hatta bazısı doğayı okumakla kalmaz dışarıdan okul bile okur.

 

Çobanın erzakı genelde kuru soğan- ekmektir. Önce en küçük ve topalına kadar doyurur arkadaşlarını. Sonra kendisi yer nasibini. Akşam olmadan en gerideki küçük, çelimsiz ve topal kuzuya kadar tüm sürüyü emniyet ve tam bir sadakat içinde teslim eder köylüye. Yürüyüşü en geridekinin hızına endeksli, en öndekini de sürüden koparmayacak denli tedbirli. Sağa sola kaçanları bir taşla ikaz eder. Arkadaşının kafasına çarpan taş önce onun gönlünün camlarını kırar. Ama buna mecbur.

 

Çobanın ruh gergefinin bir nakşı da sürüyü emniyet içinde bir yerden bir yere taşırken izlediği derin stratejidir. Her türlü tehlikeyi basit zekâ kıvrılışları ve hamleleri ile bertaraf etmesini bilir. Sürüsünü saymak âdeti değildir. Bir bakışta hangi kuzusunun eksik olduğunu tespit eder ve yine kendi gibi çoban olan atalarından ruhuna sızan deneyimlerle hemencecik kuzusunu sürüye dâhil eder.
Ey çobanlığın idrakinden mahrum ve ‘peygamber bir çobandı’ diye aklınca dalga geçen ve ömründe üç koyunu bile güdemeyecek kadar sorumluluk duygusundan mahrum adam… Evet peygamber bir çobandı. Ümmetini dünyada ve ahirette her türlü uçuruma yuvarlanmaktan koruyan, efendisinden( C.C) başka kimseye boyun eğmeyen, ümmetini kurda kuşa teslim etmeyen onların mutluluğu için kendi rahatından taviz veren, onlar yemeden yemeyen, zamana ve mekana malik tam bir çeviklik, uyanıklık ve idrak sahibi bir çoban.

 

İnsanlık tespihinin imamesi Hz. Muhammed (S.A.V) en muktedir çoban, sırasıyla diğer peygamberler, veliler, Müslüman devlet adamları, amirler… en küçük birim olan ailede babaya karar herkes çoban. İslam’ın idrak ve şuurundan mahrum olanlar, Müslümanları ‘biat kültürü’ adını verdikleri onlarca sorgusuz sualsiz itaatle itham ederler ki bu tepeden tırnağa yanlıştır. Evet biz biat ediyoruz. Ama kime? Hangi çobana biat? Ruhunun tablosuna hangi renkler çalınmış çobanlara biat ediyoruz? Önemli olan burası. Sonra biz sadece biat etmiyoruz. İstişare de ediyoruz. Bizim çobanlarımız ki bizimle konuşur, bize sorar ve bize dayatmaz. Bizim çobanlarımız ki bizi arkadaş bilir.

 

Hepimiz çobanız. Güttüklerimizden mesul birer çoban. Ve arkalarından tam bir huzur içinde gidilecek çobanlar arıyoruz. Bize çoban lazım, çoban…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

ZÜBEYİR EMRE

 

Aziz kardeşim,

 

Merhum Mehmet Akif’in nazara verdiği bir durum vardır. Akif der ki bizde iyi adam denilince etliye sütlüye karışmayan adam gelir akla. Evet, bizde genelde iyi adamın tanımı budur. Bir yere kadar da doğrudur. Eğer hareketiniz topluma zarar verecekse meselelere çok karışmamak daha iyidir. Burada topluma yarar sağlayacak donanımdan yoksun olma durumu vardır. Eğer ruhi, ahlaki, imani ve fikri anlamda bir donanım eksikliği varsa tabi ki etliye sütlüye çok karışmamak ve meseleleri karıştırmamak daha iyidir. Fakat eğer donanımınız problemsizse ve Allah’ın da yardımı varsa artık meselelere karışmanın zamanı gelmiş demektir. Bu mektubumda daha çok ‘aktif iyi’ kavramı üzerinde duracağım. Yani gidişata karışmama tarzındaki iyilik anlayışından sorumluluk alan, inisiyatif kullanan, taraf olan, gerektiğinde yan çıkan, moda tabirle yandaş olan ‘aktif iyi’likten bahsedeceğim.

 

Bazen insan sorumluluk almak istediğinde ya da aktif olmak istediğinde hemen şeytan o adama günahlarını anımsatarak yolunu kesmek ister. Sen yapamazsın. Sen günahkârsın, der şevkini kırar. Biz şeytana dönüp şöyle demeliyiz. Zaten biz günahkâr olduğumuz için ve günahlarımızdan arınmak için bu hizmetleri yapıyoruz. Günahkâr olmasaydık bu kadar zahmete niye katlanacaktık ki? Cevabımız aynen böyle olmalıdır.

 

Azizim yıllar önce bir film izlemiştim. Filmin adı Vatansever. Orada geçen bir sözü yıllardır kendime prensip edinmişimdir. Filmin kahramanı olan asker aynı zamanda da yedi çocuğu olan bir çiftçidir. Savaş ilk başladığında bir şey yapmamış ve sadece ailesini korumak istemiştir. Fakat savaş ailesinden iki kişiyi alınca vicdan azabı yaşamaya başlar. Bunun üzerine ‘sen bir şey yapmadın ki niye vicdan azabı yaşıyorsun?’ diyenlere şu cevabı verir: ‘Zaten bir şey yapmadığım için vicdan azabı yaşıyorum.
Azizim, bu ülkede artık her geçen gün sorumluluk bizlere düşmektedir. Bizim yaşıtlarımız artık her yerdedir. Her konumdadır. Bu durum gün geçtikçe de katlanarak devam edecektir. Gün geçtikçe tüzel kişiliklerimiz özel kişiliklerimizin önüne geçecektir. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Bizim yapmaya çalıştığımız şey tüzel kişiliklerimize hazır olma hamlesidir. Biz ‘aktif iyi’ nasıl olunur bunun fikri kavgasının veriyoruz.

 

Aktif iyi olmanın üç aşaması vardır. Birinci aşama imanı sağlam elde etme aşamasıdır. İkinci aşama imani mevzuları dikkatlice analiz edip bu meseleleri hazmetme, ruh dünyamızda pişirme, düşünceye dönüştürme hamlesidir. Üçüncü aşamada ise bu iman ve düşünce birikimini harekete dönüştürme gelir. Eğer imanda problem varsa ya da düşüncelerimiz sağlam temellere dayanmıyorsa hareketimiz istenilen kıvamda olmayacaktır.

 

Kal sağlıcakla azizim…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

fuzuli
SIR ALPEREN
Doğallık, doğal olma durumu, tabiilik olarak tanımlanıyor sözlükte. Edebiyatta ise düşünce ve duyguların yapmacıktan uzak olarak anlatılması anlamına geliyor. Manzum, mensur tüm yazıların kılcal damarlarında insan yaratılışının türlü türlü renkleri, desen desen çizgileri saklıdır aslında. İnsan yaratılışında var olan türlü türlü renkler ancak belli bir eğitimin ardından derlenebilir ve bir ‘şahsiyet’i meydana getirir. Örneğin aklımızı demagoji yapmaktan ya da anlayışsızlıktan, öfkemizi asabi olmaktan ya da korkaklıktan, istek ve arzularımızı her türlü aşırılıktan ancak belli bir eğitim sayesinde kurtarabiliriz. Bu sayede ‘hikmet’in ‘iffet’in ve ‘şecaat’in tenasübünden meydana gelen ‘insan-ı kâmil’ makamına doğru yol alırız.

 

Nasıl ki hukukun, felsefenin, tıbbın… bir dili varsa şiirin de kendine has dili vardır. Bu dil aşırılıklardan arındırıldığı oranda mükemmel eserler ortaya konulabilir. Şiir dilinin ‘tefrit’i şiiri sokak ağzıyla yazmaktır. Günlük konuşma diliyle, süzmeden, pişirmeden, arındırmadan, içimizden geldiği gibi yazmak… Garipçiler biraz da bunu yaptılar aslında. Şiir dilinin ‘ifrat’ı ise aşırı derecede alışılmamış bağdaştırmalarla meydana getirilen soyut, anlamsız, absürt sözler ortaya koymaktır. Aslında şiir bu aşırılıklardan uzakta kendine has bir dünyada her an okurunu beklemektedir. Alışılmamış bağdaştırmalar yapmak, somutlamalar, soyutlamalar, edebi sanatlar, imgeler, mazmunlar… hep sözü yüceltmek, gerçeği daha etkili, ahenkli ve hoş ifade etmek için vardır. Yoksa sözü adeta bir yokluğa, hiçliğe hapsetmek için değildir.

 

Fuzuli’yi ele alalım. Fuzuli aruza, edebi sanatlara, mazmunlara hâkimdir. Şiiri kolayca anlaşılır görünmekle beraber derin anlamlar taşır. Fuzuli’nin üslubu doğal görünür; fakat bu doğallık içinden gelenleri rastgele ifade eden sıradan bir şairin doğallığı gibi değildir. Fuzuli belli bir eğitimden sonra doğal söyleyişi yakalamıştır. Yunus Emre’de de aynı durumu görürüz. Yunus, doğallığı belki de Taptuk Emre’nin kapısında yıllar yıl çile doldurarak yakalamıştır.

 

Şairler de herkes gibi birer insandır. Diğer insanlardan belki de en önemli farkları sevinçlerini, öfkelerini, isteklerini, nefretlerini, acılarını… herkes gibi doğal dille değil adeta yapay bir dille ifade etmeleridir. Şiirin dili kesinlikle yapay bir dildir ve böyle de olmalıdır. ( Buradaki yapaylık samimiyetsizlik anlamında anlaşılmasın) Fakat bu yapaylığın belli bir eğitim, tecrübe ve birikimin ardından hala doğal bir tarafı kaldıysa -ki kalmalıdır- bu şair gerçekten doğallığı yakalamış demektir. Şair bu yapay dilin arkasındaki gerçek doğallığı yakaladığı ölçüde büyük şairdir diyebiliriz. Şair, bu yapay dille samimiyeti yakalayan, öfkesini ifade edebilen, isteklerini dillendirebilen kişidir. Sair insanlardan farkı da buradadır.

 

Şair, istediği kadar imgeler, mazmunlar kullanabilir; fakat asla gerçeklikten bağını koparmamalıdır. Nasıl ki insan-ı kâmil olmak için insanın doğasında var olan aşırılıklardan uzaklaşıp hikmetli bir insan oluyorsak şairlikte de belli bir eğitimden geçerek ifrattan ve tefritten yani tamamen gerçek dışı ve absürt sözlerden ya da sokak ağzından uzak durmak gerekir. O zaman gerçek şiir ortaya çıkacaktır.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

ZÜBEYİR EMRE

 

Aziz dostum

 

Sen bilmecelerin, lugazların gergefinde kelimeleri dokurken ben sana karmaşıktan karmaşık fakat güneşten daha zahir bir bilmeceyle yazıyorum satırlarımı. Yazdıklarımın sözcüklerin gölgesinde kalmasına aldırma.  Sözcükler yalnızca birer perde. Perdeyi aralamak, söylenmeyene nüfuz etmek senin mesleğin. Ve ben seni sözcüklerin ardındakilere yoğunlaşmaya davet ediyorum. Güneşi bilmek isteyene bulut perdesinin ardından sızan huzmeler yeter.

 

Yollar vardır yolcuları olmayan. Ve nice yollar vardır ki adamdan geçilmez. ‘Adam’ dedimse sözün gelişi yani.  Adamlığın ölçülerinin ters yüz olduğu bir çağda adamdan geçilmeyen yollardan değil; birlikte adam olmak için çıkılacak çetin yollardan bahsediyorum. Gökteki yıldızlar kadar çok yollar vardır insanlığın önünde. Fakat insan, rotası başkaları tarafından çizilmiş yollarda yürümeğe mecbur edilir çok kere. Bu tip yolların yolcularının eline ‘sormak’ ‘düşünmek’’ irdelemek’ ‘incelemek’ adeta bir yasaklar yumağı halinde verilmiştir.  Halbuki bu saydıklarım elimiz kolumuz kadar bizimdir. ‘İnsan’ denen bilmecenin harfleridir bunlar. Allah’ın yasak ettiği ‘menfi tecessüs’ tam da bizim peşine düştüğümüz şeyi anlamamızı sağlar. Menfi tecessüs ne kadar karanlıksa ‘tecessüs’ o kadar aydınlıktır. Hamuru kusur suyuyla yoğrulmuş insanı ve insana ait işleri mercek altına almak ne kadar ‘edep’ten yoksunsa insanı selamete çıkaracak yolları tek tek bir dedektif titizliğiyle incelemek de o kadar edeptir. Yolları bilmenin en kestirme yolu nedir acaba? Tüm yanlış yolları bilmek için o yollardan tek tek yürümek ‘Batı’ kafasının çıkmazı. ‘Batı’ romanlarında doğruyu göstermek için yanlışı o kadar ballandıra ballandıra betimler ki doğru, yanlışın içinde bir buz gibi erir gider.  Sonuna -izm eklenen yollarda yürümekten kendi öz yolumuzu bulamaz olduk. Bize lazım olan yoldur, selamete götürücü, mutluluğa ulaştırıcı bir yol…

 

Zaman dar… Bütün yolları deneyecek ve en doğru yolu bulacak ne zamanımız ne takatimiz var. En doğru yola ulaşmanın en doğru yoludoğruyu yanlış üzerinden tanımlamak değil doğruyu yine kendisinden hareketle doğrulamaktır. Biz doğrunun peşindeyiz. Doğruluğunu sezdiğimiz yolun doğruluğunu kelimelere dökmek için yapılacak şey ‘doğru’nun kılcal damarlarına kadar nüfuz edebilmektir. Biz bizi bizle izah yolunu seçtik.  Doğruyu doğruyla izah yolunu. Yanlışı tahlilden doğruyu tamire zaman bulamamak son birkaç asrın en iflah olmaz hastalığı. Doğruyu bulmak adına sıraladığımız yanlışlar, yanlışların öğretilmesine, genelleştirilmesine ve olağanlaştırılmasına ‘meşru’ bir zemin oluşturmakta birkaç yüzyıldır. Biz bu yolun yolcusu değiliz. Programımızı kuran kurucu güç, bizim ‘doğru’ olmamızı ‘doğru’ yürümemizi istiyor. Bu sayede yanlışlar, kervana üren hoşhoşlar gibi kendiliğinden çekilip gidecektir yolumuzdan.

 

Kervanı yolda dizenler için doğru bir yol gerek. Yük ağır, takatimiz dizimizin bağı kadar gevşek. Önümüz aşılmaz dağlar, yıkılmaz surlar, bitmez yollarla dolu. Yolların sultanı kolaylaştırınız diyor. Buradaki ‘kolaylaştırmak’ ‘menfi tecessüsün’ önünü kesen sırlı mesaj. Toplumsal yaşamı her tür çıkmazdan kurtaran yüce bir buyruk. Fakat tecessüs yolu hele de ‘aydın’ olmak emelindeki bir yolcunun yolu, asla kolaylık ovasından geçmez. Bilakis zorluk dağlarından, denizlerinden geçer ya da geçmelidir. Biz zorlaştıranlardan değiliz. Fakat biz kolaycılığın ve bir takım unvanları talandan mal kaçırır gibi kolayca elde etmenin mumsuz, elektriksiz bir ‘aydın’lık olduğunu düşünüyoruz. Zora talip olmamız bunun içindir.

 

Eğer bizler üç günü beş günü hedef haline getirseydik ‘gün’ü konuşur, ‘gün’ü yazar, ‘gün’ü çizerdik. Fakat biz ‘gün’ü değil geçmiş gibi görülen geleceği ve gelecek gibi görünen geçmişi de kucaklayıp ‘an’ı ‘dem’i yaşamak istiyoruz.

Aziz arkadaşım,

 

Bugünkü düşüncelerimizin ve eylemlerimizin izdüşümlerini bugünde değil kısa, orta ve uzun vadede göreceğiz.’Hemen olmak’ istemek aslında ‘hemen ölmek’ istemektir. İleriye doğru atılışımız ve atılımımız geriye doğru yaptığımız açılımlarla ilgilidir esasen.

 

Biz ‘şahsiyet’e inanıyoruz. Tek tek olmaya, olgunlaşmaya fakat asla ‘tek’ olmamaya ve tek kalmamaya inanıyoruz. ‘Kaht-i rical’ ki eskilerin eskimez bir sözüdür. Adamsızlığın açtığı derin boşluklara feda edilen ulvi idealleri ifade eder biraz da. Kitapları, idealleri ve düşünceleri temsil eden ve ayakta tutan ‘adam’lardır. Eğer kanunlar kanunları tatbik etseydi kanunsuzluk diye bir şey kalır mıydı dünyada? Hâlbuki idealleri de kitapları da kanunları da tatbik sahasından kütüphane raflarına kaldırtanlar yine bizleriz. Yani bir şeyin yazılmış olması, söylenmiş olması asla kâfi değil. Yazılanı, söyleneni ve konulan kanunu anlamak da yine ‘insan’a düşüyor.

 

Biz var olan ‘doğru’ları ‘doğru’ anlamak için, ‘doğru’ nakletmek ve ‘doğru’ların ışığında zamanımızı yorumlamak için yazıyor, konuşuyor ve düşünüyoruz.

 

Yol uzun, azık yok, kervanı yolda dizeceğiz. Kal sağlıcakla aziz kardeşim

 

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

YA OL YA ÖL

21 Eki
0

CAFER NUSRET

 

Yine olmamış dedi usta. Çırak, ruhunu nokta nokta kanatan bu ‘yine olmamış’ sözü karşısında hepten deliye döndü. Olmak ya da ölmek ikileminde olmayı seçmesine rağmen bu olmamışlığın sırrını bir türlü çözemedi. Ne kadar daha okumalıydı? Çukura düşen gözlerini ovuşturmaktan ve sayfalar dolusu yazmaktan gözlerinde fer, kollarında hal kalmamıştı. Olanlar nasıl oluyordu da kendi yazdıkları bir türlü olmuyordu. Kendi kendini milyon kere sığaya çekmemiş miydi? Okuyor muydu? Evet… Kurguluyor muydu? Evet… Yazıyor muydu? Evet… O zaman bu kahrolası olmamışlığın sırrı neydi?

 

Geçmişte yazılarını beğenmeyenleri hep yanlılıkla suçlardı. Türlü senaryolar üretir, bilgi ve beceriye bakılmadığını işin içinde başka dolapların döndüğünü düşünürdü. Bu kez öyle yapmadı. Dalgalanan öfkesi biraz durulunca tekrar aldı kalemi eline. ‘Ya ol ya öl ey kalem’ der gibi baktı kaleme. Tepesi düşmüş, silgisi tamamen erimiş kalemin kırmızı rengi dikkatini çekti. Bir katilin boğazına sarılmasıyla kızaran adam gibi kalem de kıpkırmızı kesilmişti. Ama kanı simsiyah akıyordu. Kalemine tekrar dikti gözlerini çırak. Ve sanık sandalyesine oturttuğu kaleme bir savcı edasıyla haykırdı: ‘Ya ol ya öl’. Kalem ne kadar çırpınsa da belinden ve boynundan kendisini saran ahtapot parmaklardan kurtulamıyordu. ‘Marifet sende ey ahmak’ der gibi baktı kalem çırağa. Aklından geçenlere uygun sözcükler bulamıyorsan ve içindekileri ölçüsüzce kusuyorsan kusur bende mi? der gibiydi.

 

Çırak gözlerini yumunca bütün bir ömrü geçti gözlerinin önünden. Hüsranların resmigeçidini izledi. Olmamışlığın resmigeçidini. Yazar olmanın yolunun önce yazarlarla tanışmak olduğunu sandığı lise yılları geldi aklına. Bir sürü yazarla, şairle tanışmıştı. Hüsran… Sonra kerametin şapka, puro ve kahve üçgeninde olduğunu keşfetmişti.  Yine hüsran… Purosu da şapkası da tarla korkuluklarına giydirilen paçavralar gibiydi üzerinde. Başka bir dönem de favorilerini uzattı, bıyığını hafif kabarttı. Bir de yuvarlak ve kalın camlı gözlüklerim olursa iş tamam demişti. Yine hüsran… Yaprak yaprak sarmalanmış bir gül demetiydi hüsran çırak için. Denemediği yol kalmış mıydı acaba? İçindeki ince ince sezişleri, acı acı ürperişleri nokta nokta duyuşları niçin sezdiremiyordu? Niçin duyuramıyordu?

 

Yıllarını vermişti bu işe. Bütün bir gençliğini bu olmamışlık puluna mı değiştirecekti? Son kez oturdu masaya. Bildiği duaları okudu önce. Zihninde çakan şimşekler, gönlüne düşen yıldırımlar hep ‘Ya ol ya öl’ diyordu çırağa. Çırak bu kez kerameti ne kahvede ne puroda aradı. En doğal haliyle oturdu masasına. Keramet ‘sözcük’lerde dedi kendi kendine. Evet keramet sadece sözcüklerin yerli yerine oturmasındaydı.

 

Yazısını özene bezene, düşüne taşına yazdı çırak. Bu kez pek silgi kullanmadı. Kendi macerasını yazmıştı. Yerinden kalkıp geçti ustasının karşısına. Gözlerinin içi gülüyordu çırağın. Usta bu kez hiç konuşmadı. Çırağın gülen gözlerine gülen gözlerle baktı sadece.

 

Yıllar yılı kendi taş kütlesi olan kaba ve hoyrat ruhundan yine kendi ince ve narin heykelini yontan çırak, aynanın karşısından ilk defa gülerek ayrıldı. Ve yıllar sonra ilk defa olmamışlığın hüznüyle değil olmuşluğun şükrüyle çiğdemler döküldü yanaklarından…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

HAYDARPAŞA

25 Tem
1




Ressam Uğur KÜÇÜKKAYA’nın ‘HAYDARPAŞA’ resmi

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

SIR ALPEREN

Özgün sanat eserleri ortaya koymak için sanatçıya nasıl bir ruh hali gereklidir?  Sanat, türlü kayıtlarla kayıtlı ve iç denetimi yüksek ruhların dünyasında ne oranda ortaya çıkabilir? Bizi çepeçevre kuşatan türlü kayıttan arınmak mümkün müdür?  Ya da ne oranda arınmak gerekir bu kayıtlardan? İçinde yaşadığımız toplum, aile yapımız, kültür kodlarımız, bizi biz yaptığına inandığımız değerlerimiz sanatımızı kısırlaştırır mı? Özgürleşmenin ve özgünleşmenin yolu hangi vadilerden geçer? Bu vadilerden geçerken sanatçı ne kadar güvendedir?

 

Sanatçı, belki de toplumun en yalnız, en ‘kendi’ olan ve en ‘ipe sapa gelmez’ adamıdır. Siz onu belli ‘format’lara görünüşte sokabilirsiniz. Fakat sanatçı ruhu asla bu ‘format’ların kayıtları arasında yaşamaz. Biçilmiş kaftana benzer tüm kalıp yargıların, düşünce perspektiflerinin dışında gözlerden ırak bir yerlerde o kendi dünyasının bilinmezlik ve görünmezlikleri arasında yaşar. Gerçek sanat eseri – buna deha eseri de diyebiliriz- kesinlikle yalnızlıktan ve özgürlükten doğar. Sanatçı, söylenenlerin dışında ve tüm söyleyiş şekil ve tarzlarının ötesinde yeni bir dünya kurar.  Var olan kuşatıcı ve sıradanlaştırıcı her türlü etkinin rüzgârından uzak ‘kendi’ne has bir dil ve söyleyiş hamlesi yapar. Bu içsel hamleyi yapamayan sanatçının sıradanlaşması, bayağılaşması ve bir yankı olması alışılagelmiş bir sondur. Çünkü sanat dünyası yeni sesler, yeni desenler yeni bakış açıları ve yeni çığırlar peşindedir. Mevlana ,Yunus Emre, Mehmet Akif, Arif Nihat Asya, Turgut Uyar ,Ece Ayhan, Sezai Karakoç… ne kadar şair ve yazar varsa bunların tamamı edebiyat tarihlerindeki yerlerini almışlardır. Bu şair ve yazarlar her ne kadar yaşadıkları toplumların ve kültür çevrelerinin değer yargılarını az ya da çok üzerlerinde taşısalar da bir şekilde özgürlüğü ve özgünlüğü yakalamışlardır. Bunu nereden mi anlıyoruz? Ortaya koydukları özgün sanat yapıtlarından. ‘Ses’ olmayı başaramayıp ‘yankı’ olmakta ısrar edenlerin ise adı sanı silinip gitmiştir edebiyat dünyasından. Bugün artık yeni Yunus Emrelere, Sezai Karakoçlara, Ahmet Ariflere ihtiyaç vardır. Yoksa bu şairlerin taklidinde ısrar etmek yapılması gereken ‘cesur hamle’den çekinmek olur.

 

Bir şairin, bir ressamın, bir aktörün yolu özgünlüğe ulaşmadan önce ne gibi duraklara uğrar acaba? Bir sanatçı hemencecik özgünleşebilir mi? Özgünleşmek doğuştan mıdır? Yoksa sonradan mı kazanılır? Özgünleşmek ile özgürleşmek arasında aslında ciddi bir bağ vardır. Kopmaz bir bağ. Sanatçı özgürleştikçe özgünleşir. Özgünleştikçe de yeni şeyleri yeni tarz ve söyleyişlerle dile getirir. Özgün şair ve yazarlar ömürlerinin uzun yıllarında önce ‘ pir’lerin, ‘üstad’ların arkasından gitmişse de belli bir yaş ve birikimin ardından özgürleşmeye ve özgünleşmeye başlamışlardır. Akif uzun yıllar Abdulhak Hamit’e öykünmesine rağmen belli bir olgunluktan sonra kendi ses ve soluğunu bulmuştur. Hem edebi anlamda hem de düşünce anlamında Necip Fazılla aynı çizgiden beslenen Sezai Karakoç da belli bir birikimin ardından kendi özgün ve özgür yolunu bulmayı başarmıştır. Ne Akif ne de Karakoç  kuru taklitte kaldı. Onlar bu içsel cesur hamleyi yaparak kendi tarzlarında söylediler söyleyeceklerini.

 

Yeryüzünde Adem-Havva oğlunun söyleyeceği aslında yeni bir söz yoktur. Ama var olan sözü yeni bir tarz ve söyleyişle söylemek dünyanın son soluğunu vereceği güne kadar mümkündür. Özgür ve özgün sanatçılar görmek ümidiyle…

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

NEVRES KİP
Lügaz kelimesi, ‘lağz’ kökünden türemiştir. Lağz çöl faresinin saklandığı yerin bulunmaması için yuvasını labirent gibi eğri büğrü kazması; saptırmak, sözün maksadını gizlemek, şaşırtmalı söz söylemek anlamlarına gelir.

 

Lugaz ise “çöl faresinin yuvası, gidilmesi zor olan eğri büğrü yol; derin sır, bilmece, zeka oyunu” demektir.

 

Belagat bölümü olan bediî terimlerinden biri olarak da manzum bilmece demek olur.

 

Gizlenen şey, şiirde belirtilen özelliklerinden hareketle çözülür.

 

Lugazların çoğu manzum olup beyit sayıları bir ile yirmi arasında değişir. Mesnevî ve gazel başta olmak üzere kıta, nazm, matla gibi nazım şekilleri ile yazılıp kafiyelenir.

 

Türk edebiyatında XV. yüzyıldan itibaren görülmeye başlayan lugaz ve muamma XVIII. yüzyılda en verimli devresini yaşamıştır. Eski şâirler söz oyunlarına önem vermişler ve hemen hepsi birkaç lugaz denemesi yapmıştır.

 

Lugazlar genellikle divanların son kısımlarında yer alır.

 

Konuları daha çok eşya ve somut nesnelerdir. Ancak eğlendirici ve oyalayıcı lugazlar yanında dinî ve fıkhî konulara ait didaktik lugazlar da meydana getirilmiştir.

 

Lugazlar yalnız eş dost arasındaki eğlencelerle sınırlı kalmayıp saray muhitinde ve sultanlar çevresinde de itibar görmüştür.

 

Lugazlarda söz konusu edilen cevaplara baktığımızda ise birbirinden farklı alanlarda nesnelerle karşılaşmaktayız. Lugazlarda genellikle somut nesneler sorulsa da çok az da olsa soyut kavramlarda mevzu bahis olmuştur.

 

Lugazların muhtevasına ise lugazların cevaplarından yola çıkarak vâkıf olmaktayız. Bunu binaen şunu söyleyebiliriz ki lugazlarda yiyecek-çecekten inşaat malzemelerine, sebze-meyveden edebiyat terimlerine, ev eşyalarından alet-edevata kadar pek çok şey söz konusu olmuştur.

 

Ādeta geleneğe bir başkaldırı niteliği taşıyan lugazlar, divan edebiyatı geleneğine ait bütün unsurları derinden sarsmış ve ezberleri bozmuştur.

 

Lugaz türü, Eski Türk Edebiyatı sahasında ve geleneğinde son derece farklı, son derece ilginç bir âleme kapı açmıştır.

 

Bu âlem öyle bir âlem ki ne gül kokusu ne bülbül şakıması söz konusudur. Bu âlemde ne mey sunan sâkî ne de meclisi şereflendiren gül-i ranâ vardır. Bu âlemde ne Leylâ uğruna çöllere düşen Mecnun ne de Şirin uğruna dağlar delen Ferhat mevzu bahistir. Bu âlemde halkın ta kendisi vardır. Bu mecliste halkın hayatı nakış nakış, ilmik ilmik dizelere işlenmiştir.

 

Lügaz gibi türlerin varlığı, divan edebiyatının bütünüyle halktan kopuk bir saray edebiyatı olmasını da bir ölçüde engellediği de söylenebilir. Bunda muhtevaları yanında daha duru bir dille yazılmış olmaları da etken olmuştur.

 

Lugazlarda, dönemin sosyal hayatı, gelenek ve görenekleri, halkın hayatında önemli yer tutan unsurlar, halkın diliyle deyim, atasözleri ve kalıplaşmış ifadelerle en güzel şekilde işlenmiştir.

 

İşte size bir lugaz örneği:

 

Şiiri okuyunca tarif edilen nesne ile lugazda anlatınlanlar arasında bakalım bir münasebet kurabilecek misiniz?

Nedür ol kim cemi-i sahib-ruh

Bulur andan cihanda feyz-i fütuh

(O öyle bir varlıktır ki bütün ruh sahipleri onda toplanmıştır. O varlıktan bütün cihan büyük bir ferahlık ve genişlik feyzi bulur.)

Mihr-banlıkda yokdur akranı

Birdür amma bulunmamış sani

(Şefkat göstermede onun bir misli yoktur. Bu noktada onun bir ikincisi yoktur.)

Ana muhtaçtur havas u avam

İsminün çardur harfi tamam

(O öyle bir varlıktır ki, ona hem sıradan halk tabakası hem de yüksek tahsilli herkes muhtaçtır. Onun isminin harfleri, eski harflere göre, dört tanedir.)

Hamsdur harf-i ahirün evvel

Evvelün aşri sülüs olsa mahal

(Son harfinden önceki harfin ebced hesabına göre sayı değeri beş(5)tir. Yani dal  harfidir. İlk harfin aşri üçte bir olsa yeridir.)

Salisün rubu harf-i sanidür

Öyle bir hikmet-i nihanidür

(Üçüncünün dörtte biri ise ikinci harf yani eliftir. İşte bu varlık gizli bir hikmettir.)

Bakalım bulabildiniz mi?

Cevap “mader” yani “anne”dir.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Tezgah

MEHMET SÜMER

Rilke, şiir yazmaya heveslenen her genç şairin okuması gereken Genç Bir Şaire Mektuplar’ında, arıların çiçeklerden bal topladıkları gibi biz de her şeyden en tatlı olanı toplayalım ve Tanrı’yı bunlarla kuralım der. Yirminci yüzyılın o büyük şairi, şiir vasıtasıyla mistik bir âlem yaratmıştı. Bütün mistik şairler gibi yaşamını bu şiirin en önemli kaynağı haline getirmiş ve şiirini tıpkı “bir arı gibi” aşktan ve yalnızlıktan devşirdiği duygularla kurmuştu. Bu mektupların başından sonuna kadar şiirin en önemli kaynağının bir “büyük yalnızlık” ve “aşk” olduğunu söyleyen Rilke, durmadan yazdıklarının güzel olup olmadığını soran, şiirlerini dergilere gönderen, başka şiirlerle karşılaştıran ve beğenilmeyince veya yayımlanmayınca da canı sıkılan genç şaire, “size yalvarırım, bütün bunlardan vazgeçin. Siz dışa bakıyorsunuz ve işte asıl bunu yapmamalısınız. (…) Yalnız bir tek yol vardır:  İçinize dönün.” der. Çünkü “sanat eserleri, sonu gelmeyen bir yalnızlık içindedirler” ve “yalnızlığınız size, çok yabancı durumlar içinde bile bir dayanak, bir yurt olacaktır; bütün yollarınızı buradan bulacaksınız.” O, yalnızlık kadar aşkın da şair için bir güç ve imkân olduğunu düşünür. Zira ikisi birbirini besleyecek ve derinleştirecektir. “Ama işte gençler” diye yakınır, “bunda, çok kez de öylesine yanılıyorlar ki: bunlar (içlerinde sabır olmadığından) aşka tutulur tutulmaz birbirlerinin kucaklarına atılıveriyorlar.”

 

Geçen yüzyılın bu büyük Alman şairi Rainer Maria Rilke, son kitabı Orpheus’a Soneler ile geçen aylarda Türkçe’ye yeniden konuk oldu. İstanbul Üniversitesi emekli hocalarından Yüksel Özoğuz’un çevirisiyle ilk defa bütün olarak Türkçe’ye kazandırılan Orpheus’a Soneler, Rilke’nin de son şiir kitabıdır. Şair, bu kitabını en çok tanınan eseri Duino Ağıtları’ndan hemen sonra, ömrünün en verimli ayı 1922 Şubatında, sadece iki üç hafta gibi çok kısa bir sürede yazar. Oysa daha önce yıllarca çalışmasına rağmen bir türlü bitiremediği Duino Ağıtları, onu, şairliğinden kuşkuya düşürecek kadar zor yazılmıştı. Duino Ağıtları’nın daha önce birkaç defa çevirisi yapılmış olmasına rağmen Orpheus’a Soneler bugüne kadar çevrilmemişti. Çevrilmemişti derken A. Turan Oflazoğlu’nun, Duino Ağıtları’yla birlikte sonelerin de sekizini çevirmiş olduğunu unutmuyorum elbette. Halbuki Türk edebiyatında belki de ilk defa Rilke çevirileriyle uğraşan Prof. Melâhat Özgü, –ki kendisi Rilke’yi Behçet Necatigil’e de tanıtan kişidir- Genç Bir Şaire Mektuplar’ın sonuna eklediği Rilke’nin yaşamıyla ilgili bölümde, Orpheus’a Soneler’in Rilke’nin eserleri arasında bir doruk olduğunu belirtir. Rilke’nin son eseri olan bu kitabın bugüne kadar tam bir çevirisinin yapılmamış olması, bu çeviriyi daha bir önemli kılıyor. Derdim bu kitabı tanıtmak değil, zaten has okurlar biliyor elmas ve kömürü. Ama bu büyük yapıtın, edebiyat piyasasının gürültüsü içinde gözden kaçmasına da razı olamadım.

 

Bilindiği gibi Orpheus, mitolojik bir ozandır. Mitolojiye göre Yunanların ilk ozanı olan Trakyalı Orpheus, aynı zamanda ozanların babasıdır. Tanrı Apollon’un kendisine verdiği liri çaldıkça bütün tabiatı; kuşları, ağaçları, taşları kendinden geçirir, büyülerdi. Karısı Eurydike, yılan sokmasından ölünce, Orpheus onun peşinden ölüler ülkesine iner. Liriyle yeraltı dünyasının acımasız tanrısını bile etkileyip karısını vermeye razı eder. Fakat Orpheus’un yeryüzüne çıkana kadar arkasına bakmaması gerekmektedir. Orpheus, gönlüne yenilip karısının sahiden gelip gelmediğini anlamak için arkasına bakar ve o esnada karısı yakararak Orpheus’a “Ne yaptın?” diye bağırırken duman olup kaybolur. Orpheus, yeryüzüne eli boş döner ve elinde liriyle başından geçenleri dağ taş gezerek acı acı anlatır. Trakyalı vahşi kadınlar, karısından sonra bütün kadınlardan nefret eden ozanı, parça parça ederek denize atarlar.

 

İşte Orpheus’un bu acıklı öyküsünü kitabın içinde de takip etmek mümkün. Örneğin XXVI. sonede bu trajik sonu şöyle dile getirmiş Rilke:
En sonunda parçaladılar seni, gözleri dönmüş intikamdan,
hâlâ senin müziğin aslanlarda ve kayalarda yankılanan
ve ağaçlarda ve kuşlarda. Şarkı söylüyorsun hâlâ oradan.

 

Aslında Orpheus’a Soneler, Rilke’nin mitolojik ozanın macerasını kendi yaşamıyla koşut bir biçimde yeniden yazmasıdır. Çünkü kendi yaşamı da olaylar itibariyle çok fazla trajik olmasa bile nitelik itibariyle son derece trajiktir. Ölümüne, yaşadığı şatoda ziyaretine gelen bir kadın için bahçeden topladığı bir gül dikeni neden olacak kadar trajik bir yaşamdır bu. Orpheus’un aynı zamanda Orfizm diye mistik bir tarikatın kurucusu olduğu da düşünülürse, Rilke’nin kendisiyle onun arasında koşutluk kurması için yeteri kadar neden olduğu daha iyi anlaşılır sanıyorum. Belki de maddenin bu kadar yükselişe geçtiği bir yüzyılda, onun yaptığı da bir tür Orfizm’di. Üstelik Rilke, kitabı da çok genç yaşta ölen sevgilisine, kitabın başına yazdığı “bir mezar taşı yazıtı olarak Wera Ouckama Knoop’a adanmıştır” cümlesiyle ithaf etmiştir. Bu anlamda Rilke’nin Eurydike’si olarak düşünülebilen Wera, şairi bir başka boyutuyla daha Orpheus’a yaklaştırır.

 

Rilke, Selim İleri’nin Necatigil hakkında yazdığı kitabın adıyla bir “kırık incelikler şairi” olarak modern şiirin kapısında duran bir ismidir. Ama o, Baudelaire gibi yalnızlığını büyük kentlerde değil kentlerden uzak şatolarda yaşamaktan yanaydı. Belki de bu şekilde kentin gürültüsünden uzak bir sessizlik içinde varlığın dilini daha iyi anlayabiliyordu. Mitolojik ozan Orpheus’un şiirlerini duymadık ve okuyamadık ama eğer onlara ulaşabilmiş olsaydık sanıyorum ki Rilke’nin şiirlerine çok benziyor olacaklardı. Çünkü Rilke, elinde liriyle çağdaş bir Orpheus’tan başka nedir?

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

uçuk beyaz

20 Haz
0

TAHSİN GÜLHAN

Rengi uçuk beyazlara bakamam

Canevimde yaralı serçeler aman!

Çığlık çığlığa martılar üşüşür

Ciğerim kanar, yüreğim üşür

Rengi uçuk beyazlara bakamam.

 

Gülbeyazım, hasta papatyalarım

Pörsüyen mevsimim ilkbaharım

Kara yel savurur gül kurusunu

Ceylan terk etmek istemez yavrusunu

Gülbeyazım, hasta papatyalarım

 

Çöl olan göl, hüzün sürüsü kuşlar

Neler söyler o aheste duruşlar?

Gözler! Bakışların anlamı yitik

Teselli vermiyor hiç bir kritik

Çöl olan göl, hüzün sürüsü kuşlar

 

Toprak kıvamında kül rengi çehre

Hayat pıhtılaşır, sis çöker şehre

Sükut makamına kayar bakışlar

Beldeyi terk eder son göçmen kuşlar

Toprak kıvamında kül rengi çehre

 

Bir resim çizerim bin resim olur

Can mahşeri sokaklara gark olur

Gözler buğulanır, tutuşur ağıt

İnce bir yağmurla ıslanır kağıt

Bir resim çizerim bin resim olur

 

Hayatın kendisi zahir bir rüya;

Bir varmış bir yokmuş; var-yokmuş güya

Ödünç nefes gibi geri verilir

Beyaz sözler ruha siner dirilir

Hayatın kendisi zahir bir rüya

 

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı

İBRAHİM ERŞAHİN

Her bir kuş kanat ister.

Uçmak murattır.

*

Bir yavru kuşun gönlüne murat düşer.

Uçmaya yeltenir.

Ama uçamaz, yere düşer.

Henüz kanatları yoktur onun.

Yani uçacak kadar olmamıştır.

*

Her bir kişinin gönlü de onca muratla doludur.

Her murat kanat ister.

Gayret kanattır.

Bilgi kanattır.

Görgü kanattır.

*

Ama çok başka bir kanat daha vardır.

Gerçek bir uçuş için gerektir bu.

Gökyüzünün de, kanadın da, uçmanın ve muradın da sahibi olduğunu bilmek gerekir.

Sonra da kapısını tıklatarak vize almak.

Çünkü mühim bir kanattır o da.

O duadır.

  • Üye adı: editör
  • Kategori: Askı